Selamlar,
Blog'un isminin hakkını da vermeye çalışalım biraz.
Yazının başlığından da anlaşılacağı üzere, filmini izlediğim kitaplardan veya kitabını okuduğum filmlerden bahsedeceğim. Ne farkı var bu iki cümleciğin derseniz, hangisini önce yaptığım önem teşkil ediyor olabilir de ondan. Önce filmini mi izledim, önce kitabını mı okudum veya dinledim. Diziler buna dahil değil. Diğer bir deyişle, Taht Oyunları sayılmıyor örneğin, ki hem ilk kitabı dinlemiş, hem diziyi izlemiş olmama karşın. Ama bir not, Roy Dotrice (1923 - 2017) halihazırda yayınlanmış olan kitapların beşini de okuyan seslendirme sanatçısıdır ve dizide de çok kısa bir rolü vardır; kuşatma öncesi Tyrion Lanister'a 'wildfire' cephaneliğini gösteren yaşlı adam rolündedir.
Tam emin olmamakla birlikte, muhtemelen hem kitabını okuyup hem filmini izlediğim ilk eser J.R.R. (John Ronald Reuel) Tolkien'in Yüzüklerin Efendisi - Yüzük Kardeşliği (Film, 2001; Kitap: The Lord of the Rings-The Fellowship of the Ring, 1954) olsa gerek. Hem filmini izleyip hem kitabını okuduğum ve halen hatırladığım ise, muhtemelen Stephen King'in Yeşil Yol'udur; nispeten büyük kısmını unuttuğum için Jurassic Park ne yazık ki sayılmıyor, Michael Crichton'dan özür dilerim.
Geriye dönüp bakınca, ergenlik yıllarının getirdiği ukalalık, doyumsuzluk ile beğenme ve tatmin engelliliğinin getirdiği bir yetenek ile, Yüzük Kardeşliği filmini her ne kadar beğenmiş olsak da, orasını burasını iğnelemiştik; yok "Arwen'in orada ne işi var, Liv Tyler'ı oynattılar diye rolünü arttırmışlar", yok "O büyüyü Elrond yaptıydı" yok, "Aragorn aksiyon yapacak diye kasmışlar". Sonra İki Kule (2002) gelmişti, onda da, yine bulmuştuk bir şeyler söylenecek. Üçüncü film, Kralın Dönüşü'nü (2003) sinemada izlememiştim, yıllar sonra bilgisayarda izledim. Ne kadar bilgisiz, şuursuz, doyumsuz, kendini çok bilir sanırmışız, geriye dönüp bakınca farkına varıyor insan.
Şimdilerde çok daha farklı yaklaşıyorum bu meseleye. Birinci husus; film, kitabın veya çizgi romanın veya kısa hikayenin bir kopyası değil. Nasıl biyografik filmler normalde olan olayları iki, üç saate sığdırabilmek için birçok değişiklik yapıyor ve dramatizasyonu, akışı öne çıkarıyorlarsa, işte uyarlamalar da böyle. Unutmamak lazım, filmler ne belgesel ne de kitapları birebir senaryo olarak alıp görsele aktaran unsurlar. Bu konunun, biyografi konusunda, yakın zamandaki en iyi örneklerinden biri Bohemian Rhapsody (2018) filminin, Queen grubunun özellikle Live Aid konserini filmin üçüncü sahnesi, yani çözümlemesi olarak alıp diğer olayları, yılları, yaşananları bunun öncesine bağdaşık olarak yerleştirmesi ve azami dramatik etki için Freddie Mercury'nin AIDS olduğu haberini alışını bile iki yıl kadar geriye çekerek bu konserin hemen öncesine yerleştirmiş olmasıdır. Hatta bu konu ile ilgili 2022 yılında Pamukkale Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi'nde yayınlanmış bir makale bile mevcut (muş; bu yazıyı yazarken buldum) (Gündel, 2022*) ve birçok İngilizce makale de mevcut. Ama konumuz bu değil, bu başka bir günün konusu.
Kitaplardan veya kısa hikayelerden uyarlamalara gelince, bu mevzu da çokça tartışılan bir konu. Bunun en iyi örnekleri Stephen King ve onun eserlerinin film uyarlamalarıdır ve en iyi örneklerinden biri The Shining (Film, 1980; Kitap, 1977) filmidir. Usta yönetmen Stanley Kubrick'in çektiği ve başrollerinde Jack Nicholson ile Shelley Duvall'in oynadığı film, özellikle atmosferi ve izolasyon hissiyatı ile günümüzde önemli bir film olarak kabul edilse de 1981 yılında Altın Ahududu (Razzies) ödüllerinde En Kötü Yönetmen dalında aday gösterilmiştir ve Stephen King de film hakkında 'nefret ettiğini hatırladığı tek film uyarlaması' olduğunu söyler ve hayal kırılığı olarak niteler.
King'in kitap veya kısa hikayelerinden elli kadar film çıkmış**. Diğer bir hayal kırılığı da Kara Kule'dir. Stephen King'in yedi (artı bir, sekiz) kitaptan oluşan ve diğer birçok kitabı ile bağlantısı olan serisini Sony 2017 yılında filme uyarlamaya çalıştı. Her ne kadar Idris Elba kitapların ana karakteri Roland Deschain için çok uygun bir seçim olsa da (kitaplardaki tasvir ile hiç alakası olmamasına karşın Roland'ın ağırlığını taşıyabilecek bir oyuncu olduğu için), film birinci kitap ve yedinci kitaptan ana konuyu alıp, diğer kısımları özgürce doldurmayı tercih ederek büyük bir hayal kırıklığına dönüşmüştür. Kısıtlı süresi dolayısıyla ne karakterlere derinlik katabilmiş, ne Roland'ın dünyası ile bizim dünyamız arasındaki bağı, benzerlikleri, farklılıkları yansıtabilmiştir. Dolayısıyla, filme uyarlanırken seçilen kaynağın derinliğini, kapsamını ve hatta neredeyse anlamını yani 'yolculuğun önemi'ni yitirmesine sebep olmuştur. King'in kendi deyişi ile hata ederek 'yolculuğu değil, varılacak yeri' önemser film ve varamaz da istediği yere. Gişede isteneni bulamaz ve devamı gelmez serinin.
Bu, bazı hikayelerin filme uyarlamak için uygun olmadığının bir göstergesidir aslında. Nasıl şimdiye kadar beş kitap olan George R. R. Martin'in Taht Oyunları'nı (Buz ve Ateşin Şarkısı Serisi) bir veya birkaç film ile anlatmak mümkün olamayacak, karakterleri, bizimki dışındaki dünyasını, içinde yer alan unsurları (ister doğa üstü olsun, ister politik, ister askeri) birkaç iki saatlik filme sığdırmak mümkün olamayacaksa, bu King'in Kara Kule'si için de mümkün olamamıştır 2017 tarihli filmde. Hatta halihazırda bir dizi uyarlaması girişimi söz konusu, söylentilere bakılacak olunursa Netflix'te yayınlanmış olan başarılı 'The Haunting of the Hill House' (2018) dizisinin yaratıcısı ve yönetmeni Mike Flanagan telif haklarını almış ve çok sezonlu bir dizi hazırlığı içerisinde. Olur olmaz, ne zaman olur, bilinmez, ama doğru yol budur gibi görünüyor. Yoksa, kısa tutulmaya çalışılınırsa bir şeyler eksik kalır, kaynak kitabın hissiyatı kaybolur.
Her ne kadar ergen ben ukalaca yaklaşmış olsa da, uyarlamanın planlamasının önemini ortaya koyan Yüzüklerin Efendisi üçlemesi ve nispeten kötü bir örnek olarak Hobbit film üçlemesini ele alalım. Yüzüklerin Efendisi üçlemesi neredeyse imkansızı başararak kusursuza yakın üçleme olarak anılabilir. Yapım tasarım, döneminde çığır açan görsel efektler, kostümler, metal işçilikleri, minyatürler ve üçlemenin son filminin Oscar ödüllerinde 11'de 11 yapması aslında her şeyi anlatıyor. Hikaye karakterlerin münferit özelliklerini ortaya koyar, bizim her bir ana karakteri önemsememizi sağlar ve Frodo'nun yolculuğunda ona eşlik ettiğimizi, yükünün ağırlaştığını hissettirir bize. Yüzüklerin Efendisi her biri 450-500 sayfalık üç kitaptan üç filme uyarlanmış, yapım tasarım ve hazırlığı filmin çekimlerinden iki yıl önce, 1997 yılında başlamıştır. Hobbit film üçlemesi ise yaklaşık 350 sayfalık tek bir kitaptan önce iki film olarak tasarlanmış, daha sonra üç filme uyarlanmıştır.
Hobbit (Filmler, 2012-2014; Kitap, 1937) örneğine bakıldığında ise, üç ayrı filmin mevcudiyetini haklı kılmak için yeni karakterler eklenir (Evangeline Lily, Tauriel), aslında kitapta olmayan diğer kitaplardan karakterleri dahil ederler (Orlando Bloom, Legolas), kitapta sadece bir cümlede geçmişe dair adı geçen Azog karakterini (Manu Bennett) neredeyse ana kötü karakter yaparlar ve Yüzüklerin Efendisi'ne fazla fazla bağlantı kurmak için Elrond, Galadriel ve Saruman'ı dahil ederler. Bunların bir kısmına katılırsınız, katılmazsınız; işte uyarlama böyle bir şeydir. Bazen yerinde, kıvamında eklemeler-çıkarmalar, değişiklikler, bazen de ziyadesiyle özgürce kaynak metni veya eseri değiştirerek bazen hikayeyi hikaye yapan ana unsurlardan uzaklaşır. Bu bazen işe yarar, bazen yaramaz. Bazen de "Acaba kitaba daha sadık olsaydı nasıl olurdu?" sorusunu getirir insanın aklına. Şanslıysak bunun yanıtını alırız bazen, tekrar uyarlandığında.
Yine Stephen King'den örnek verecek olursak, benzer şekilde, Yeşil Yol (Film, 1999; Kitap: The Green Mile, 1996), hem filmini izlediğim hem kitabını okuduğum eserlerden. Kitaptan uyarlamaların başarılı örneklerindendir bence. Daha önce yine King'in Esaretin Bedeli (Film, 1994; Kısa Hikaye: Rita Hayworth and Shawshank Redemption, 1982) kısa hikayesini ve daha sonra da Sis (Film, 2007, Kitap: The Mist, 1980) romanını filme uyarlayan Frank Darabont yönetmiş ve senaryosunu yazmıştır Yeşil Yol'un. Hatırladığım kadarıyla, kitabın son bölümlerinde ana karakter Paul Edgecomb'un yaşlılığındaki bazı olayları uzun uzun anlatılır, ancak film bu kısımlara hiç değinmez. Her ne kadar kitabını okumamış olsam da Sis (The Mist) filminin sonunun romandan farklı oluşunu King kendisi bile takdir eder.
Bunun dışında, Jurassic Park'ı (Film, 1993; Kitap, 1990) önce izlediğimi, sonra da okuduğumu hatırlıyorum, yukarıda da değindiğim üzere. Farklılıklar vardı tabii ki, ama film olarak görsel şölen misyonunu hem devrin görsel efektlerindeki zıplamayı büyük ekrana taşıyışı, hem de Steven Speilberg'in usta görüşü ile tam anlamıyla yerine getiriyordu. Aynı büyüyü, benim hatırımda, ne kitabı olan ikinci ve ne de daha sonraki filmlerde yakalayamayan bir film serisidir.
Yakın geçmişimden iki örnek ise, Kazuo Ishiguro'nun Günden Kalanlar (Film, 1993; Kitap: The Remains of the Day, 1989) ve Beni Asla Bırakma'sıdır (Film, 2010; Kitap: Never Let Me Go, 2005). Beni Asla Bırakma, bir gün sonra kitabın konuşulacağı toplanma öncesi son gece ödev yetiştirircesine, sınava çalışırcasına apar topar bulup izlediğim bir filmdi, ama bu başka bir günün hikayesi.
Beni Asla Bırakma'nın yönetmeni Mark Romanek'in filmografisine bakıldığında, genelde müzik videoları yönettiğini göreceksiniz, bunların arasında şarkının hissini inanılmaz yansıtan Johnny Cash'in Hurt şarkısının klibi de olduğunu görürüz ve filmin senaryosunu Alex Garland yazmıştır (Ex Machina, 28 Days Later, Sunshine). Görsel olarak müthiş akılda kalan bir film olmamakla birlikte, romanın hissiyatını çok iyi yansıtır. Sizi ana karakterlere bağlar ve nihai sonlarındaki çelişkili hissiyatınıza zemin hazırlar. Kitapta da öyledir, filmde de. Senaryo buna izin verir.
Günden Kalanlar'da ise ana karakter Bay Stevens rolünde Anthony Hopkins'in olması ve yanında da Bayan Kenton rolünde Emma Thompson'ın yer alması, tam bir oyuncu seçimi harikasıdır. Kitap boyunca Stevens'ın düşünceleri, özellikle Lord Darlington hakkında hep iyi düşünüşü, hep görevini yerine getirmeye odaklanışı, hayatının o evden, malikaneden ibaret oluşunu muhteşem yansıdır Hopkins. Bu örnekte hem senaryonun seçimlerindeki başarısı, kitabın bir filme uyarlanmaya nispeten uygunluğu, hem de ve daha önemlisi, oyuncu seçiminin önemi ortaya çıkar.
Daha önce de bahsettiğim, sesli kitap serüvenimin başlarında dinlediğim Andy Weir'in yazdığı Marslı (Film, 2015; Kitap: The Martian, 2011) kitabının usta yönetmen Ridley Scott tarafından film uyarlaması da en iyi uyarlama örneklerinden biridir. Bize yine oyuncu seçiminin önemini gösterir, ana karakter Mark Watney rolünde Matt Damon'u izletirken. Watney karakterinin olaylara olumlu bakış açısı, sürekli olarak çözüm üretmeye yönelik karakteri hem Damon'ın oyunculuğu ile öne çıkar hem de ve daha önemlisi senaryo ile ortaya konur. Kitaptan uyarlanırken bir film olacağı gerçeği ile yüzleşilip çıkarılan kısımlar hikayenin akışını etkilemez (kitapta Watney'nin başına daha fazla olumsuzluk gelir yolculuğu esnasında). Hatta kitapta Venkat Kapoor olan Mars Görevleri Direktörü, filmde Chiwetel Ejiofor tarafından canlandırılır ve isim Vincent Kapoor olarak değiştirilir. Yerinde oyuncu seçiminin değişikliği haklı kıldığı durumlardan birine örnektir bu. Marslı ile ilgili belki ileride daha detaylı birşeyler yazarım, şimdilik bu kadar yeter.
Uzun lafın kısası, uyarlamanın zorluğu açıktır, kaynağın ne olduğu, uyarlanacak ortamın ne olduğu, nasıl senaryolaştırıldığı, oyuncu seçimi, herkesi memnun etmenin mümkün olmayışı. Ancak her ne kadar uyarlama konusu ve uyarlamanın sevip sevilmemesi biraz öznel olsa da, kıymeti sonradan anlaşılır olsa da, ılımlı seyirci bile izlerken "yok artık, bu kadar da olmaz" diyorsa, o zaman bir terslik var demektir. Bu bazen dahil edilmeyen bir karakter, bazen hikayenin veya karakterin neredeyse filmin başından beri kurulmuş doğasına aykırı bir değişiklik, bazen de yarım kalan, aslında kitapta bağlaması olan ama filmde askıda kalan hikaye örgüleridir, filmin süresinin çok uzun olmasını engellemek için veya maliyet nedeni ile ya da ikisinden birden kurgu odasından çıkamayan sahnelerdir bunlar.
Son olarak, çok yeni izlediğim Hamnet'in kitabını merak ediyorum. Özellikle de, senaryoyu kitabın yazarı Maggie O'Farrell ve filmin yönetmeni, Nomadland ile en iyi yönetmen Oscar'ını kazanan Chloé Zhao'nun birlikte yazmış olması beni ayrıca heyecanlandırıyor. Neden mi? Çünkü uyarlama kontrolünün uyarlanan eserin sahibine ait olması, bu sürece bambaşka bir fark katmış olabilir. Ama bu başka bir günün konusu, ben kitabı okuduktan sonraki bir günün, söz.
Herkese iyi seyirler, iyi okumalar,
Selim Cambazoğlu
Mart 2026
Şair Nedim - Ankara
**List of adaptations of works by Stephen King - Wikipedia