Kapağını açınca müzik çalan kartpostallardan bahsetmiyorum tabii ki "Sayfaların Sesi" derken. Sesli kitaplardan bahsediyorum. Bir önceki yazıda da dediğim gibi, sesli kitaplar ile ilgili bir şeyler karalayayım istedim; sesli kitaplar ve benim hayatımdaki yerleri ile ilgili.
İlk olarak, sesli kitaplara dair biraz kişisel tarihimi özetleyeyim:
Sesli kitaplar ile ilgili en net ilk aklımda kalan, Clint Eastwood'un Hereafter (2010) filminde Matt Damon'un karakterinin Derek Jakobi'ye teşekkür etmesi sesli kitapları için. Film ile ilgili, bir tsunami ile ilgili olduğunu hatırlıyordum, bir de bu sahneyi nedense.
Sonra ileri sarıyoruz, 2015 yılına. O zamanlar, ve nadiren de olsa halen, takip ettiğim bir Youtube kanalı vardı: Cinemasins. O kanalda Audible'a indirim kuponu veya bir aylık bedava üyelik, gibi bir şey vardı. Hatta kanalın anlatıcısı Jeremy Scott'ın yazdığı 'The Ables' (2015) kitabının sesli kitabını bedava veriyordu galiba. Nihayetinde, bu fırsatı kaçırmayıp üyeliğimi açtım ve bunu takiben R.C. Bray'in seslendirmesi ile Andy Weir'ın Marslı (The Martian, 2014) kitabını dinledim, mükemmel bir seslendirmeydi. Kitabın büyük kısmının birinci ağızdan olmasının da sesli kitap olmasına ayrıca bir uygunluğu olduğunu da söylemek isterim. Bundan sonra da, daha önce okumuş olmama rağmen Stephen King'in Kara Kule serisinin son kitabı olan Kara Kule (The Dark Tower, 2004) kitabının sesli kitabını dinlemiştim, George Guidall'dan.
Sanırım şanslıyım, çünkü özellikle ikinci ve üçüncü dinlediğim kitaplar, neredeyse mükemmel seslendirmelerdi. Özellikle de George Guidall'ın seslendirmesi ile Kara Kule. Daha sonra Guidall'dan birçok kitap daha dinledim, örneğin Ursula K. Le Guin'in Karanlığın Sol Eli (The Left Hand of Darkness, 1969) kitabını. Şanslıyım, çünkü belki de bu kitaplarla giriş yaptığım için, sesli kitap dinlemeye devam ettim. Hatta kendim okumayı bile denedim; ama bu başka bir günün hikayesi.
Guidall ve Kara Kule demişken; Stephen King'in Kara Kule serisi 1982 yılında Silahşör (The Gunslinger) ile başlar ve yukarıda da bahsettiğim üzere 2004 yılında Kara Kule (The Dark Tower) ile biter*. Hem yazar, hem kitabın ana karakteri Roland, hem de okuyucu için uzun bir yolculuktur bu seri. King'in diğer kitapları ile bağlantıları vardır, hatta King'in 1999 yılında geçirdiği trafik kazası ile bile bağlantısı vardır. Hal böyle olunca, King ikinci kitaptan itibaren kitapların başına 'Argument'-'Özetleme' kısmını ekler. Bunu en son beşinci kitap olan Calla'nın Kurtları'na (Wolves of the Calla, 2003) kadar devam ettirir, çünkü ilk beş kitabın yazım ile yayınlanmasının arasında uzun yıllar vardır ve dördüncü ile beşinci kitap arasında da altı yıl vardır.
Peki bu bizim için neden önemli, çünkü beşinci kitabın başında bir ithaf vardır:
"This book is for Frank Muller, who hears the voices in my head." [1]
"Bu kitap, kafamın içindeki sesleri duyan Frank Muller için."
Frank Muller, King'in Kara Kule serisinin ilk dört kitabının sesli kitabını okuyan seslendirme sanatçısıdır.
Robin Furth'ın King'in Kara Kule dünyasını detaylı incelediği ve birçok detayı bir araya getirdiği "Stephen King's The Dark Tower: The Complete Concordance" kitabının giriş yazısında King, 2001 yılında seriyi tamamlamak için masa başına geçtiğinde, ilk dört kitabı sadece tekrar okumasının yetmeyeceğini fark ettiğini söyler ve şöyle yazar:
"Bu defa, okumak yerine, Kara Kule öykülerinin ilk dördünün olağan üstü sesli kitaplarını Frank Muller'ın sessinden dinledim. Kısaltılmamış sesli kitaplar dinleyiciyi yavaşlamaya, istesin veya istemesin, her bir kelimeyi dinlemeye zorlar. Ayrıca yeni bir bakış açısı katar sesli kitaplar, hem okuyanın hem de sesli kitap yönetmeninin bakış açısını." [2]
Ayrıca Kara Kule Serisi'nin beşinci kitabı olan Calla'nın Kurtları (Wolves of the Calla, 2003) kitabının "Yazarın Son Sözü" kısmında da şöyle yazar King:
"Bu kısa son sözü okumadan önce, sizden bu öykünün başındaki ithaf sayfasına gidip (eğer zahmet olmazsa) bakmanızı istiyorum. Ben beklerim.
Teşekkürler. Frank Muller'ın sesli kitap dünyasında benim birçok kitabımı okuduğunu bilmenizi isterim. Bunlardan ilki 'Different Seasons' kitabıydı. [...] Frank ile arkadaşılığımız okuyucularımın bazılarının yaşından daha uzundur. Bu arkadaşlığımız boyunca Frank ilk dört Kara Kule kitabını seslendirdi ve ben Roland'ın hikayesini bitirmeye hazırlanırken, bu kitapları - altmış kasetin altmışını da - dinledim. Böyle detaylı bir hazırlık için dinleme en uygun duyudur, çünkü dinleme her şeyi soğurmaya, algılamaya zorlar sizi; hızla gezinen gözünüzün (veya yorgun zihninizin) dikkatinden kaçacak şeyler kaçmaz, tek bir kelime bile kaçmaz. İşte bunu istiyordum ben de, hikayenin içine, Roland'ın dünyasına tamamen girmek istiyordum ve Frank de bana bunu verdi işte. Frank bana bir şey daha verdi, harika ve beklenmedik bir şey. Yıllar içerisinde kaybettiğim yenilik ve tazelik hissini verdi; Roland ve Roland'ın arkadaşlarının aslında gerçek insanlarmışçasına hissini ve kendi iç dünyaları olduğunu hissini verdi. İthaf sayfasında Frank'in kafamın içindeki sesleri duyduğunu söylerken, anladığım şekliyle direk doğruyu söylüyordum. Ve Geçit Mağarası'nın** zararsız bir versiyonu gibi, Frank o insanları tamamen ete-kemiğe büründürdü. Kalan kitapların büyük kısmı tamamlandı (bu kitap son taslak aşamasında ve diğer ikisi ilk taslaklarında) ve bunun gerçekleşmiş olmasını büyük çoğunlukla Frank Muller'a ve onun kendini adamış ilhamlı okumalarına borçluyum" [2]
Bu notlara bakıldığında, sesli kitapların aslında ne kadar önemli olduğunu bir kez daha anlıyor insan.
Bu yazının varlığını haklı kılmak için Stephen King'den alıntı yaparak ayrıca destekledikten sonra (insanın kendi ile dalga geçebilmesi lazım), benim sesli kitap yolculuğuma ve düşüncelerime devam edelim madem.
Benim yolculuğum, kısa süreli Audible maceramdan sonra, özellikle 2018 yılında Storytel'in Seslenen Kitap'ı satın alarak ve hızlı bir şekilde kataloğunu genişleterek Türkiye piyasasına girmesi ile başladı, sonrasında da 2020'deki pandemi süreci ile ivmelendi. O zamandan bu zamana sesli kitap dinlemeye devam ediyorum. Hatta, neredeyse okuduğum kadar kitabı dinlemişimdir bu yıllar içerisinde.
Peki nasıl oluyor sesli kitap dinlemek? İlk akla gelen, 'Konsantre kaçmıyor mu? Dalıp dinlediğini kaçırmıyor mu insan?' soruları. Ama o, okurken de oluyor.
Evet, kaçırıyorsunuz, kaçırıyorum, bir anda "aa, bu adam ne zaman buraya geldi" derken buluyorsunuz kendinizi veya "ne diyosun ablacım" diyorsunuz konunun çoktan değiştiğini fark etmediğinizden, bir anda hiç beklemediğiniz bir şey olunca kitapta. Aynı yeri, aynı bölümü defalarca dinlediğim oldu. Mesela, Ursula K. Le Guin'in Atuan Mezarları kitabının (Yerdeniz Serisi 2. Kitap, The Tombs of Atuan, 1970) ilk cümlesi aklıma kazınmıştır: "Come home, Tenar! Come home!" gece dinlediğim ve uyuya kaldığım için başını defalarca dinlediğimden.
Ancak bunun yanı sıra, sesli kitapların insanı kitabın içine çektiğine bir örnek de, yine Ursula K. Le Guin'in Karanlığın Sol Eli (The Left Hand of Darkness, 1969) kitabını George Guidall'dan dinlerken, Guidall'ın farklı karakterleri ve hatta kitabın konusu ile akışı dolayısıyla aynı karakterleri farklı seslendirişi, şimdi düşününce, benim kitabın içine daha bir girmemi ve karakterleri daha iyi anlayıp takip etmemi sağlamış olmasıdır. Uzun süren gece otobüs yolculuğunda eşlik etmiştir Estraven bana ve Genly Ai'ya Guidall'ın sesinden, Gethen gezegenindeki yolculuklarında. Kitabı okuyanlar anlayacaktır; Guidall'ın tonlamaları ve sesindeki değişim, kitabı ve karakterlerin durumunu daha iyi ve kolay takip etmemi ve Gethen gezegeninin içine daha bir girmemi sağlamıştır.
Ya da, Aysha Kala'nın seslendirmesi ile Arundhati Roy'un Küçük Şeylerin Tanrısı (The God of Small Things, 1997) kitabındaki tek bir cümlenin beni yürürken neredeyse yerime mıhlayışı:
""
And then, keeping her voice casual, Rahel’s question: “D’you think he may have lost our address?”
Just the hint of a pause in the rhythm of Ammu’s breathing made Estha touch Rahel’s middle finger with his.
Ve sonra, sesini olağan bir tonda tutarak Rahel'in sorusu geldi: "Sence adresimizi kaybetmiş olabilir mi?"
Ammu'nun soluk alış verişinin ritmindeki anlık bir duraklama emaresi, Estha'nın Rahel'in orta parmağına kendi orta parmağı ile dokunmasına neden oldu.
""
Tabii kitabı ve konusunu bilmiyorsanız bir anlam ifade etmiyor olabilir. Ama bence kitabı bilseniz de yeterince anlam ifade etmeyebilir. Neden? Çünkü Rahel'in bu soruyu sorarkenki seslendirmedeki duraklama, yavaşça söylenişi, neredeyse benim de soluğumu kesmişti bir anlığına. Nerede olduğumu çok net hatırlıyorum, Ankara-Dikmen Caddesi'nde, Polis Evi'nin olduğu ışıklardan karşıdan karşıya geçmek üzereydim. İşten eve yürüyordum.
İşte, seslendirme bu kadar etkili olabiliyor.
Bu kitabın sanırım üç veya dört farklı seslendirmesi var, bulabildiğim hepsini denemiş, nihayetinde Aysha Kala'nın seslendirmesini dinlemeye karar vermiştim. Ne de iyi yapmışım. Özellikle, kitaptaki karakterlerin tamamı için birbirinden biraz farklı ve daha önemlisi hafif Hint aksanı ile seslendirmesi sizi Roy'un hikayesinin içine daha bir dahil ediyor.
Yine aynı seslendirmeden son bir örnek de: yazılı kitapta da aksanlı konuşmayı vurgularcasına yazılmış, ama seslendirme ile birleşince neredeyse tehditkar bir hal alan sinemadaki adamın şu cümlesidir aklıma kazınan:
"You’re a lucky rich boy, with porketmunny and a grandmother’s factory to inherit."
"Cep harıçlığı ve büyükannesinin fabrikasının mirasına konacak olan şanslı, zengin bir çocuksun sen."
Burada 'pocket money' - 'cep harçlığı' özellikle aksanı vurgulamak adına farklı yazılmıştır ve Aysha Kala da bir öyle vurgulayarak seslendirir.
Bunlar, aklıma gelen sadece birkaç örnek. Bunun gibi birçok an vardır, “Aaa”, “hii”, “eyvah”, “tüh” ve hatta “yapma” gibi nidaları savurduğum yolda yürürken ve belki de Ankara Tunalı Hilmi Caddesi'ndeki o yürüyüş, dinlemelerim esnasında çıkardığım bu sesler ile birkaç kişinin “deli midir nedir?” demesine neden olurken.
Sesli kitabı dinlerken, nerede olduğunuz, ne yaptığınız, nereye gittiğiniz ile birleşince sesler, yani sesler ve görüntüler birleşince, bazen okumaktan daha fazla aklında kalıyor. Okurkenki birincil duyunuz görmek ikinci plana, arka plana geçiyor; birincil duyunuz dinlemek oluyor ve görmek ile birleşince, işte o zaman anılar katlanan duyular ile daha bir yer ediyor zihninizde.
Bazen de, dinlerken o anda ne yaptığınız, yani diğer bir deyişle, elinizde ne olduğu devreye giriyor; örneğin Arthur C. Clarke'ın Çocukluğun Sonu (Childhood's End, 1953) kitabında zaman atlaması olduğunda, öykü bir anda neredeyse boyut atladığında, ilk önce "ne oluyor" dediğimi, sonra fark edip fazladan kulak kesildiğimi hatırlıyorum. Ama bu esnada markette bisküvi reyonunun önünde, elimde bir önce aldığım patates ile boş boş raflara baktığımı, paketleri alıp alıp bıraktığımı hatırlıyorum. Yani bu sefer de, dokunma duyumun ek olduğunu söyleyebiliriz duymaya.
Peki ya "beğendiğin yerleri ne yapıyorsun, yürürken kitabı çıkarıp altını çizemeyeceğine, kitabı sürekli yanında taşımayacağına göre?" diye sorarsanız. Sorar mısınız, belki sormazsınız, ama ben yine de yanıtlayayım:
Kitapları dinlerken, aynı okurken altını veya yanını çizercesine, hoşuma giden yerleri hızlıca not almaya çalışırım telefonuma. Sonra da aldığım notları basılı kitaplarda işaretlerim. Yani, okurken işaretleyip geçmekten öte, çift dikiş yapmış olurum.
Peki buna neden değindim? Çünkü bu küçük notların yerlerini bulmaya çalışırken, hem kitabı bir daha gözden geçiriyor insan, hem de altını veya yanını çizerken bir daha hatırlıyor o anda ne yaptığını, nerede olduğunu, elinde ne tuttuğunu ve dahası ne düşündüğünü, ne hissettiğini, neden o kısma not düştüğünü. İşte bu, kitapların okunup unutulan kağıt yığınlarından, en azından bir kısmı hatırda kalan anı yığınlarına dönüşmesini sağlıyor.
Bazen dinlediğiniz yer ile birleşiyor bir kitap. Markette meyve reyonunun önünde dinlediğiniz Çocukluğun Sonu, eve dönerken yolda yürürken dinlediğiniz Küçük Şeylerin Tanrısı, şehirler arası gece otobüsünde dinlediğiniz Karanlığın Sol Eli.
Özellikle de, seslendirme güzelse daha bir akılda kalıyor, King'in de dediği gibi, sizi içine çekiyor.
Mesela:
- "Bu kadarı da yeter," diye bağırdı. -
yazısını okurken "diye bağırdı'ya gelene kadarki tonu, yüksekliği belli olmayan "bu kadarı da yeter" ile, iyi bir seslendirmedeki kontrollü bir ses yükselişi ile gelen "bu kadarı da yeter" arasındaki fark, bazen, akılda kalan veya kalmayanı arasındaki fark anlamına geliyor.
Benim için yakın zamandaki son bir örnek ise, José Saramago'nın Kabil kitabıdır mesela (Caim, 2009). Kitabı Kevin Pariseau'nun seslendirmesi ile İngilizcesi'nden dinledim. Çok keyifli bir seslendirmeydi. Ama aldığım notları bulmak için kitabı açtığımda, Saramago'nun kendine has tarzı ile neredeyse her şeyi virgüller ile birbirine bağladığını fark ettim. 'Belki de okusam bu kadar keyif alamayacaktım', diye düşündüm, olmayan cümle başlarında-sonlarında yerimi bulmaya çalışırken.
Akılda kalıcılık, o anda ne düşündüğünüz, ne yaptığınız ile birleşince artıyor. Okumak için de geçerli tabii ama, özellikle dinlerken bir orada-bir burada olabileceğiniz için, duyular birleşiyor, algılar birleşiyor, bu etkileşim ile hafıza derinleşiyor. Duyular katlanınca, hafızadaki yer edinişi de katlanıyor cümlelerin.
Son olarak da, "Peki ya seslendirenin kendi yorumunu katışı?" diyebilirsiniz. Evet, o risk her zaman var, o seslendirmeki konuşmalar asla sizin aklınızdaki sesler olamayacak belki. Ama, tam birbire bir benzeşme olmasa da; bu durum biraz, okuduğunuz bir kitabın filmini izlerken oyuncuların sizin kafanızda canlandırdığınız karakterlere benzememesi, o evin, bu sokağın sizin zihninizde başka canlanmış olması durumuna benzetebilirsiniz. Ama bazen öyle bir an olur ki, tam aklınızda, zihin gözünüzde canlandırdığınızı ekranda görürsünüz. Örneğin Yüzüklerin Efendisi'nin ilk filmi olan Yüzük Kardeşliği'nde, kar fırtınası altında dağ geçidinden (Caradhras Geçidi) ilerlerlerken Kardeşlik, herkes kara neredeyse beline kadar batmış bir halde ilerlemeye çalışırken elf Legolas karın üstünde normal yürümektedir. Bu küçük bir detaydır aslında, ama çok önemlidir. Çünkü kitaplarda elfler narin, zarif ve çevik olarak anlatılmaktadır. Tüm bu anlatı birkaç saniye içinde izleyicinin gözleri önüne serilir ve elflerin bu doğası bilinç altında yer eder. Legolas'ın daha sonra yapacağı çeviklikleri o kadar da yadırgamamamızı sağlar.
İşte seslendirme de böyle bir şey. King'in de dediği gibi, bazen seslendiren ve seslendirme yönetmeni o kadar ahenk halinde olur ki metinle, duyduklarınız belki de yazarın kelimeleri kağıda dökerken duyduğudur ve siz, sadece kendi aklınızda canlandırdığınızın üstüne yazarı da duyarsınız. Bu bir yetenektir, bir tecrübedir, bir sanattır, her seslendirenin yapabileceği bir şey değildir. Aynı çeviri gibi. Ama o da başka bir günün konusu. Zaten, sanki yeterince uzattık bu yazıyı. Neyse ki, başını kaçırmadan sonuna gelip bağlamayı başardık. Başardık mı? Başarabildik mi? Sanki başardık.
Herkese iyi okumalar, iyi dinlemeler o vakit; kendinize iyi bakın.
Selim Cambazoğlu
Mart 2026
Şair Nedim - Ankara
*King'in daha sonra yazdığı Anahtar Deliğinden Esen Rüzgar'ı (The Wind Through the Keyhole, 2012) saymazsak.
**Üçün Çekilişi (The Drawing of the Three) (1987) kitabındaki kapılar.
[1] King, S. (2003). The Dark Tower V: Wolves of the Calla. Donald M. Grant, Publisher, Inc.
[2] Furth, R. (2012). Stephen King’s The Dark Tower: The complete concordance (Revised and updated ed.). Scribner.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder