1 Mayıs 2026 Cuma

Ankara'nın Suyunun Sertlik Seviyesi

Ankara'nın ve tüm Türkiye'nin sularının sertlik seviyesi; bu ne kadar da önemli bir bilgi! Bir dönem, muhtemelen 90'larda, İzmir'in sertlik seviyesi en yüksek illerden biri olduğunu hatırlıyorum. Bu çok önemli bir bilgi. Aynı, Domestos'un kullanım şeklinin çok önemli olduğu gibi. 'Dikkat, Çocukların Erişemeyeceği Yerde Saklayın' peki. Ama eriştim işte. Neyse, içmediğim sürece birşey olmaz, o kadar da şuursuz değiliz herhalde. En azından 90'lardaki biz böyle diyorduk. Şimdi, ne olur ne olmaz, daha bir cam fanus içerisinde herkes, herkesin çocuğu. O zamanlar, akşamüstü sokağa salarlardı bizi, sonra, ancak güneş batmaya başlayınca eve dönerdik. Bu yaşa geldiğimize göre, başımıza bir şey gelmedi. Belki bizi uzaktan izliyorlardı, onu bilemiyorum tabii. Ben olsam, bana o kadar güvenmezdim, izlerdim açıkçası.

Ama konuyu dağıtmayalım. Calgon, Omo, Yumuş, Domestos, Pantene, Dove, İpana, bunlar çok daha mühim meseleler, nasıl kullanılacakları, nasıl saklanacakları, hangilerinin "okulda temizlik" kampanyasına destek verdiği, hangisi on diş hekiminden dokuzunun önerdiği.

Türkiye'nin illere göre sularının sertlik haritası, bunlar önemli konular.

Bunlar hep, homo-erectus'u unutmuşçasına kamburumuzu çıkartarak oturduğumuz, daha da önemlisi, o küçücük ekrana bakarken geçirdiğimiz vakitler ve en alakalı olarak da, tuvalette oynadığımız Candy Crush'lar, aynı seviyede kaldığımız ve ilerlediğimiz için bacaklarımız uyuşuncaya kadar oynadığımız Subway Surfer'lar veya başka ne varsa bu aralar, siz bu yazıyı okurken, popüler. Hatta süreci tamamlayıp ayağa kalkarken çamaşır makinasına tutunarak sağ ayağın hissinin geri gelmesini bekleyişimiz. Yani, kısa lafın uzunu, elimizde cep telefonu ile tuvalete girişimiz. Hatta bir süre sonra ev ahalisinin "ne oldu, klozete mi düştün?" sorusuna maruz kalışımız elimizde avuç içi (veya biraz daha büyük) cihazla öylece oturup kalmışken.

On yıl kadar önce Youtube'da izlediğim bir video vardı, Simon Sinek'in Milenyum nesli ile ilgili bir konuşmasıydı. Özellikle cep telefonu, sosyal medya ve bağımlılık ile ilgili kısımları aklımda kalmış. Hatta, bağımlılığın, örneğin alkol tüketiminin, özellikle ergenlikte tanışılan bir unsur olması halinde çok daha kolay bağımlılığa dönüşebileceğinin örneğini halen veririm, bu videodan alıntılayarak. Veya, bir toplantıda ya da akşam yemeğinde, masanın üzerinde telefonun durmasının, masadaki diğer kişilere "aslında siz benim için o kadar da önemli değilsiniz" mesajını bilinç altından da olsa verdiğinin alıntısını da. İşte bu konuşmasında Simon Sinek, sosyal medya ve dopaminden, yani kumar, sigara, alkol gibi bağımlılıkların temelini teşkil eden kimyasaldan bahseder.

Özellikle son zamanlarda ayrıca dikkatimi çekmeye başladı; algıda seçicilik muhtemelen, ama, özellikle toplu taşımada, ister sesi kısık ya da kulaklıkta olsun, ya da ister, ve çok daha korkuncu, sesi dışarıda olsun, yaştan neredeyse bağımsız olarak, bir çok kişinin telefonuna baktığı, telefonuna odaklandığı, sanırım özellikle instagram veya diğer sosyal medya olsun, ya da çeşitli oyunlar, telefonlarının içine düştüğünü fark ettim. Aynı evde de çoğumuzun, 'klozete düştüğü' gibi.

Güzel veya ilginç veya farklı veya garip veya bildiğimizin dışında şeylerin o avuç boyutunda ekranın dışında, 4K değil, azami çözünürlükte çevremizde olduğunu unutmuş durumdayız sanki. Yine aynı konuşmasında Simon Sinek özetle, 'akşam yemeğinde karşınızdaki tuvalete gittiğinde, ilk iş telefonumuza bakarız. Ancak bakmazsak, çevremize bakarsak, telefonun verdiği o sürekli bakma, etkileşim halinde olma durumunu ortadan kaldırırsak, işte o zaman aklımıza yeni fikirler gelir. Çünkü o anda zihnimiz oraya buraya gezinir.' der. Aynı şekilde, Stephen King 'Yazma Sanatı' kitabında fikirler ile ilgili:

"… iyi hikaye fikirleri kelimenin tam anlamıyla, tepeden inme, hiçliğin ortasından süzülüp gelir size: birbiri ile ilişkisi olmayan daha önceki iki fikir bir araya gelir ve parlak güneşin altında yeni bir şeye dönüşür. Sizin işiniz bu fikirleri bulmak değil, ortaya çıktıklarında bunların farkına varmaktır.”

ve

“Eğer münkünse, yazı yazdığınız odada telefon, ve kesinlikle vaktinizi öldürebileceğiniz televizyon veya bilgisayar oyunları olmaması gerekir. … Yazarların tamamı, ancak özellikle de yeni başlayan yazarlar için, dikkatinizi dağıtacak her tür şeyi ortadan kaldırmanız akıllıca olacaktır.” diye yazar [1, 2].

Stephen King, Yazma Sanatı (On Writing, 2000).

Her ne kadar King bunları yazarlık ve yazma üzerine söylüyor olsa da, bu her türlü düşünce süreci için geçerli. Dolayısıyla, diğer bir deyişle, daha mı az düşünüyoruz artık dolmuşta giderken. Yoksa, kendimizle başbaşa kalmamak için mi bakıyoruz avuç içimize, sanki "falına baakiyim mi be ya" dermişçesine. Ne görmek istiyoruz orada, ya da, görmek istediğimizi mi görüyoruz, yoksa bizim görmemiz isteneni mi? Ama bu başka bir günün konusu. Dolayısıyla, dikkatimizi dağıtan, odağımızı çalan telefonu kaldırsak denklemden, bakalım nasıl oluyor. Ama, belki ben kafayı daha sık kaldırdığımdandır, sanki son zamanlarda kitap okuyan da oluyor metroda, değil mi? Sizde bir bakın bakalım, nasıl durumlar toplu taşımada.

Sonuçta, nereden geldik, neden geldik buraya, tabii ki tuvaletten; ee aklımız ya kaçarken ya sıçarken başımıza geliyor. Peki tam olarak nereden geldik, geçenlerde çamaşır makinasının üstünü toparlayıp, temizleyip, üstüne iki tane dergi koyduğumda, ışığın yetersiz olduğunu fark etmemden geldik aslında. Özetle, ben bu eve taşınalı on yılı geçti, tuvalette iki ışık var, biri aynanın üstünde, biri de tavanda. Ama tavandaki duyun paslı olduğunu gördüğüm, yani taşındığım günden beri, oraya ampul takmadım. Sigorta atmasın, bir sıkıntı çıkmasın diye. Yani diğer bir deyişle, on yıldır tuvalette ne bir gazete, ne bir çizgi roman, ne bir karikatür dergisi, ne bir kültür sanat dergisi, ne Atlas, ne Şamdan, hiçbir şeyi okumak için ekstra çaba sarf etmemişim. Demek ki, çoğunlukla cep telefonuyla girmişim içeri uzun sürecek işler için. Kibarlık yapmanın alemi yok, King'in de dediği gibi, sıçarken hep ekrana bakmışım, hemen hemen. Evet, kitapla girdiğimi hatırlıyorum nadiren de olsa, ama iki önceki evimdeki gibi, çamaşır makinasının üzerinde dergi yığını olmadı hiç, kirli sepetinin kapağının üstünde gazeteler durmadı, ve ya ayrıca bir hasır sepet olmadı bu tuvaletimde. İşte bunu fark ettim geçen gün. Hatta, işte, o hasır sepet, o dergi ve ya gazete yığını olmadığı zamanlarda hangi ilin suyu daha kireçli konusuna hakim bir neslin mensubu olarak, çok ayıpladım kendimi.

Yakın zamanda misafirliğe giderseniz bir arkadaşınıza, eğer ki araba veya taksiyle değil de toplu taşımayla giderseniz, önce otobüste, dolmuşta, metro, vapur veya tramvayda, etrafınıza bakının. Nasıl da homo-erectus'u utandırırcasına kamburumuz çıkmış, fal bakarcasına avuç içinde telefonlara bakıyoruz çoğunlukla. Sonra da, bir şekilde denk gelir de ellerinizi yıkamaya veya tuvalete giderseniz, kirli sepetinin, çamaşır makinasının üstüne bakın, bir dergi, gazete duruyor mu? Eğer yoksa ve işiniz uzunsa, en kötü ihtimalle el sabununun içeriğini okursunuz, ne yapalım.

Ama size şunu söyleyeyim, bence 90'larda İzmir'in suyu daha kireçliydi ve Ankara'nınki kırmızı değil sarıydı. Sizde bir bakın bakalım nasılmış kireçlilik oranları, veya otobüsteki çevrenizdekiler ne yapıyormuş, ya da restorandakiler, kafedekiler nasıl bakışıyorlar, oturuyorlar.

Tekrar görüşünceye değin,

Kendinize iyi bakın,

İyi okumalar,

Selim Cambazoğlu

Mayıs 2026

Şair Nedim - Ankara


Simon Sinek'in 2016 yılında InsideQuest'te Tom Bilyeu ile yaptığı konuşmadan, Milenyum Nesli ve Çalışma Ortamı ile ilgili kısmın alıntısı:

1. King, S. (2000). On writing: A memoir of the craft. Scribner.

2. King, S. (2007). Yazma sanatı (P. Öcal, Çev.). Altın Kitaplar.

21 Nisan 2026 Salı

Uyarlamak ya da Uyarlamamak, İşte Bütün Mesele Bu

Olmak ya da olmamak, işte bütün mesele bu:

Olmak ya da olmamak, işte bütün mesele bu:

Olmak ya da olmamak, işte bütün mesele bu:

Olmak ya da olmamak, işte bütün mesele bu:

Olmak ya da olmamak, işte bütün mesele bu:

Olmak ya da olmamak, işte bütün mesele bu:

Olmak ya da olmamak, işte bütün mesele bu:

İşte, William Shakespeare'in 1600'lerin en başında yazdığı Hamnet oyununun Perde 3, Sahne 1'inde Hamlet'in meşhur iç konuşmasının ilk dizesi. Her bir farklı kelimeye yapılan vurgu ile, hem İngilizce'de hem Türkçe'de insanın içinde başka bir hissiyat uyandırabilen bir satır. Doğrusu ben her zaman "işte"de olduğunu düşünürdüm vurgunun, ve hatta "Olmak"ta da bir yükseliş hayal ederdim nedense.

Bununla ilgili, BBC2'de yayınlanan Shakespeare Live! kapsamında birçok ünlü aktörün ve en sonunda da o dönem Prens olan şimdiki Kral Charles'ın sahneye çıkarak o meşhur dizeyi farklı vurgularla söylediği çok keyifli bir video da mevcut. Bağlantıyı aşağıya bırakıyorum.*

İşte hem bu meşhur dizeyi, hem de vurguyu düşündüğümde, "Uyarlamak ya da uyarlamamak, işte bütün mesele bu" her iki açıdan da çok yerinde "Hamnet" için.

Hamnet, 2020 yılında Maggie O'Farrell'ın yazdığı kurgusal roman [1, 2] ve 2025 yılında Chloé Zhao'nun yönettiği 'En İyi Film' de dahil sekiz dalda Oscar'a aday olan film. Bu adaylıklardan 'En İyi Kadın Oyuncu' dalında Jessie Buckley ödülün sahibi oldu. Filmin diğer adaylıklarından biri de 'En İyi Uyarlama Senaryo' dalındaydı. Genellikle kitaplardan veya kısa hikayelerden uyarlanan filmlerde nadir olan bir şey söz konusu Hamnet için; senaryo Chloé Zhao ve Maggie O'Farrell'a ait, yani kitabın yazarı doğrudan senaryonun da yazarı.

Maggie O'Farrell, Hamnet (Çeviri: Kıvanç Güney, 2022).

Bu konuda küçük bir detay; senaryo yazarlarının listelenmesinde, Türkçe'de olmayan "ve" işareti "&" de kullanılır ve "ve" olarak da yazılır filmlerin başında. Bir vakit bunu merak ettiğimde, "ve" ile yazıldığında yazarların birbirlerinden bağımsız çalıştığı ve "&" ile yazıldığında yazarların işbirliği içerisinde, birlikte çalıştığı anlamına geldiğini öğrenmiştim. Bu da aslında "Hamnet" için önem teşkil ediyor, çünkü hem filmin yönetmeni, yani görsel vizyonun sahibi, hem de kitabın yazarı yani yazısal vizyonun sahibi iki kişi birlikte tek bir vizyon ile kitabı beyaz perdeye uyarlıyorlar.

İşte bu yüzden, "Uyarlamak ya da uyarlamamak" önemli, çünkü uyarlayan da uyarlamayan da asıl eserin sahibi. Tabii ki, daha önce de bahsettiğim üzere, bir kitabı filme birebir uyarlamak imkansız, hatta bazen de gereksiz. Bu yazıda, uyarlanan bu filmde neyin önemli olduğu, neye odaklanıldığı, kitaptan perdeye geçilirken senaristlerin aldığı kararlar, bunların hikayeye etkilerine değinmeye çalışacağım.

Öncesinde kısa bir not, hem kitap, hem de film, Shakespeare'in de oyunlarının hemen hemen tamamında kullandığı beş perdelik yapıya sahip. Bu açıdan, genellikle Hollywood filmlerinde görülen üç perdelik yapıdan farklılığını da ortaya koyuyor. Ancak bunun detayları başka bir günün konusu, John Yorke [3], Syd Field [4, 5] ve diğerlerinden örnekler ile üzerinde duracağımız bir konu, dersimi yeterince çalıştığımda.

Yazının bu kısmından itibaren hem kitap, hem de film ile ilgili detaylara girip, karşılaştırmalar yapıp, farklılıklardan bahsedeceğim. Dolayısıyla, eğer ki filmi izleyip kitabı okumak istiyorsanız ya da kitabı okumuş ve filmi izlemek istiyorsanız, yazının devamında keyfinizi kaçıracak detaylar mevcut, uyarmadı demeyin.


Öncelikle bir konuya değinmekte fayda var, kitapta William Shakespeare'in ismi hiç geçmiyor ve filmde de sadece son sahnelerde geçiyor. Ama senaryoya bakıldığında, senaryonun her zaman parçası. Shakespeare karakteri (Paul Mescal), Latince Öğretmeni, Oğul, Koca, Baba, Kardeş, Oyun Yazarı ve diğer birkaç isimle daha anılıyor. Hatta kitapta bu durumun sanki altı çizilircesine, küçük bir çocuk Baba'ya mektubu getirdiğinde "adının yaklaşık bir halini söyleyerek mektubu getirdi" benzeri bir şekilde, isim kesinlikle kağıda aktarılmadan geçiştiriliyor. Bu durumda tabii ki bir kasıt söz konusu, hem kitap ile filmin ana konusunun Shakespeare olmaması, hem de O'Farrell'ın belki de Shakespeare'in adını kullanırsa ana konudan sapacağını düşünmüş olması. Ana konu da çok net, kayıp ve yas. Özellikle, anne, sonrasında Baba odaklı, ancak tüm aileyi etkilediğini çok net ortaya koyan, yas, ana konu.

Kitap ile film arasında yapısal olarak en net fark, filmin doğrusal bir zaman akışına sahip olması, ancak iki kısımdan oluşan kitabın hikayeyi, ikinci kısma gelene kadar, yani Hamnet'in ölümünden sonraya kadar her bir bölümün, zamanda atlamalar yapılarak anlatması. Kitapta bir bölüm öncelikli olarak Agnes ve Baba'nın geçmişini anlatırken bir bölüm hastalık sürecini, yani neredeyse bir ila iki günlük bir süreyi anlatıyor. Her iki anlatı da kendi içinde doğrusal, ancak geçişli. Bu da, kitaptaki akışta okuyucuda "acaba ne olacak" heyecanını uyandırıyor sürekli o meşum güne dönerek. İkinci kısma gelindiğinde ise, bölüm ayrımı yok bile, ancak farklı karakterlerin gözünden yas sürecini okuyoruz.

Bu noktada, karakterlerden bahsedebiliriz, filmde, kitaptaki derinliğe girilmiyor, Agnes, Baba, Hamnet, biraz Baba'nın babası John (David Wilmot) ile annesi Mary (Emily Watson) ile Agnes'in kardeşi Bartholomew (Joe Alwyn) odakta kalıyor, çok az da tabii ki diğer ikiz Judith ve ilk çocukları Susanna; diğer karakterlerin hem ölüm öncesi hem de sonrası detayına girilmiyor.

Bu farkların başında Susanna ile Judith'in Hamnet'in ölümü sonrasındaki süreci öne çıkıyor kitapta, ancak filmde neredeyse hiç yer bulamıyor. Bunun temel nedeni ise, senaryo yazarlarının tercihi, Anne Agnes'a odaklanmak istemeleri ve izleyicinin takip etmesini zorlaştıracak, kitapta verildiği gibi karakteri geçmişlerinin detayı verebilecek kadar süre ayırmak istememeleri bu yan karakterlere. Diğer bir deyişle, tanıtamayıp önümüze atmıyorlar karakterleri, neredeyse tamamen göz ardı ediyorlar hikayelerini, süreçlerini.

Karakterlere dair bir diğer örnek ise, Baba'nın babası John ile olan ilişkisinin nispeten kısıtlı geçilmesi, John'un hikayesinin üzerinde durulmayışı ve hatta Hamnet'in alnındaki yaranın bile filmin başında Baba'ya verilerek büyükbaba ile torun arasındaki şiddet sahnesinin filme dahil bile edilmemesi. Diğer bir deyişle, John'un rolu çok azaltılıyor filmde.

Benzer bir şekilde, Agnes'in anne ve babası ile üvey annesi ile olan ilişkisine neredeyse hiç değinilmiyor filmde. Baba'nın kızkardeşi Elise ve küçük yaşta hıyarcıklı (bubonic) vebaya kaybettikleri kardeşleri Anne'den neredeyse hiç bahsedilmiyor. Anneleri Mary'nin son gece Susanna'ya kendi çocuklarından bahsettiği monoloğu ile kitapta Judith'in hastalanmasından sonraki bir anlatı ile neredeyse birebir olan "Verilen can her an geri alınabilir." sahnesi dışında hiç bahsedilmiyor.

Bunlar hep yapılan seçimlerden ibaret, kitaptan senaryoya, oradan da filme aktarılırkenki seçimler. Sir Arthur Quiller-Couch'un da dediği gibi "öldürün sevgililerinizi" [6] ve Stephen King'in 'On Writing" (2000) (Yazma Sanatı, 2007) [7, 8] kitabında bu cümleye atıfta bulunarak yazdığı üzere; akışı dengelemek ve ayarlamak için "öldürün sevgililerinizi, o ben merkezcil yazarcık kalbinizi kıracak olsa dahi, öldürün sevgililerinizi". Yani, eğer ki hikayeye, akışa bir katkısı yoksa, çıkarın o bölümü, atın o karakteri. İşte Chloé Zhao ve Maggie O'Farrell birlikte O'Farrell'ın sevgililerini öldürüyorlar. Doğru da yapıyorlar.

Birkaç husus var, çok kısa geçildiği veya ben tam odaklanamadığım için filmde tam yakalayamadığım. Birincisi, hıyarcıklı veba olduğunu tam net anlayamamıştım ne yazık ki. İkincisi, Baba'nın hızla evine dönmeye karar vermesi öncesi izlediği tiyatro oyununu, evet hissiyat olarak uğursuz olduğu aşikar olmakla birlikte, kitapta on sayfa ayrılan 'pirenin yolculuğunu' yani 'vebanın yolculuğunu' tam anlayamamıştım. Evet, ölümün simgelendiğini anlıyorum, ama hemen öncesindeki evin kapısından çıkan veba doktorlarını gözden kaçırırsanız, bu tiyatro oyunu da, huzursuz edici, habis bir his olarak etki ediyor, o kadar. Ancak kitapta 'pirenin yolculuğu' neredeyse Edgar Wright veya biraz da Guy Ritchie tarzında uzun uzun anlatılıyor. İşte yönetmen ve seçim farkı bir defa daha. Wright olsa, kesin hızlı hızlı geçişlerle o pirenin yolculuğunu bir dakikada anlatırdı, hatta üstüne mektubun yolculuğunu da ekler, bağlardı sahneleri. Zhao ise, sembolizm ile, gölge tiyatrosuyla anlatıyor bize bunu, bir yandan sade bir müzik eşlik ediyor, çok sonra aynı iki müzisyen ile en son tiyatro sahnesinde de karşımıza çıkacak bir müzik.

Benzerlik ve farklılık açısından son birkaç konuya daha değinmek istiyorum, sonra da toparlıyoruz yavaş yavaş.

Bunlardan ilki, filmin ve kitabın en önemli sahnesi olan Hamnet'in ölüm sahnesi. Burada harika bir görsellik söz konusu, çünkü kitapta Eliza, Hamnet'in ölüm süreci esnasında aklından şunları geçiriyor:

"Ölümü 'kayıp gitmek' veya 'huzurlu' olarak tanımlayanlar birinin öldüğünü hiç görmeyenlerdir. Ölüm acımasızdır, ölüm bir mücadeledir. Vücut, bir sarmaşığın duvara tutunduğu gibi yaşama tutunur ve kolay bırakmaz, bu tutuşu savaş vermeden koyvermez."

Bu bölüm Hamnet'in son anları ve elinin kasılmasına kadar olan sürecin özetidir aslında ve filme harika bir görüş ile aktarılmıştır.

Sahnenin sonunu, üçlü olarak, yani bu sefer kitap, senaryo ve film üçlüsü arasında karşılaştırdığımızda ise, Chloé Zhao'nun üstün başarısını bir defa daha görüyoruz. Zhao, The Hollywood Reporter'ın 2026'da yaptığı Yönetmenler Yuvarlak Masası röportajında**; oyuncuları ile prova yapmadığını, onları karakterlerinin düşüncelerine girmeye yönlendirdiğini ve karakterleri ile vücut bulmaları için rahat etmelerini sağladığından bahsediyor. Sınırların, kabın sınırlarının nerede olduğunu gösterdiğini, bu kap içerisinde nereye gidebileceklerini ve bu kap yeterince güçlü olursa suyun çok derinlere inebileceğini anlatılıyor ve bu kabın, sadece ve sadece tamamen somutlaştırılarak vücut bulması halinde, gerçekten güçlü ve güvenilir olduğuna değiniyor.

Bu sahnede de, Jessie Buckley ile birlikte bunu yaptığı çok açık ortada. Açıkçası, sahneyi izlediğimde bir anlığına nefesimin kesildiğini, soluk alışımın teklediğini hatırlıyorum ve filmden çıktıktan sonra "Eveet, diğer adaylara katıldıkları için teşekkür ederiz, ancak Jessie Buckley'e o üç-dört dakikalık sekans sonrası Oscar'ı veriyoruz" dedim, diğer filmleri daha izlememiş olmama rağmen.

Anne Agnes'ın son çabaları kitapta, senaryoda ve filmde hemen hemen birebir şekilde anlatılıyor. Ancak en sonu, Agnes'ın çığlığı, her üçünde de farklı. Kitapta ve senaryoda yok bile, çığlık kitapta sonradan, gece eve döndüğünde Baba'dan geliyor. Kitapta sahne şu şekilde sonlanıyor:

"Bir anda Hamnet titremeyi keser ve odaya derin bir sessizlik çöker. Vücudu bir anda hareketsiz kalır, bakışları sanki çok yukarısındaki bir şeye kilitlenmiştir. ... Son nefesini alır, verir.

Sonrası sessizlik, durgunluk. O kadar."

Senaryoda da bu anlatım birebir yer almakta. Ancak filmde Agnes'ın çığlığı bu sessizliği yırtıyor. Hatta korodan ibaret ilahi müzik bile susmuşken, Jessie Buckley, Agnes'in kalbine saplanan hançeri hepimizin kalbine saplıyor.

Tekrar etmek isterim, işte bu Zhao'nun başarısıdır.

Kitapta o çığlık, ilk başta Judith'in hayatta olduğuna sevinen, daha sonra etrafına bakıp, Hamnet'i göremeyip, taşın üzerindeki sureti fark ettiğinde, Baba'nın ağzından çıkıyor. Kitapta o sahne şöyle anlatılıyor:

"Koca'dan çıkan ses, boğazı tıkanmış ve boğulan, çok büyük bir yük altında kalan bir hayvanın çıkarmaya zorlandığı sese benziyor. Bu bir inanamamazlık, bir ıstırap gürültüsü. Agnes bu sesi asla unutmayacak. Yaşamının sonunda, kocası yıllar önce ölmüş olduğunda bile, bu sesin aynı tınısını ve yüksekliğini hatırlayabiliyor olacak."

İşte, senaryo, daha birçok yerde de yaptığı gibi, iki sahneyi birleştiriyor. Baba'nın veya Hamnet'in kaşı, Baba'nın Londraya giderken Hamnet'ten veya Agnes'ten geri geri uzaklaşması, bunlardan diğer birkaçı.

En son perdeye geldiğimizde ise, Hamlet oyununu yazarkenki Baba'nın, yas sürecini oyuna aktarışı kitapta çok net yer almıyor. Yas süreçleri farklı karakterlerin gözünden, özellikle ikizi Judith'in gözünden farklı farklı işleniyor kitapta, ancak Hamlet oyunu filmde bulduğu kadar yer bulmuyor. Aynı şekilde, filmde yaklaşık on sekiz dakika boyunca oyunu ve Baba ile Agnes'ın tepkilerini izliyoruz. Kitapta ise, sadece Agnes'in oyuna gittiğini ve Baba'nın Hamlet'i, Hamlet'in hayalet babasını neden oyuna kattığını, Hamnet'i bu şekilde yaşatmaya devam etmeye çalıştığını ve oğlunun kayıp ruhunu yıllar sonra nihayet bulduğunu okuyoruz sadece son altı sayfada.

Ve son olarak, müzikler, kesinlikle daha detaylı ve başka bir günün konusu ama, Hamnet'e özel bahsetmeden geçmemek gerekiyor. Filmin müziklerini Max Richter yapmış ve en son sahnede filme özel değil, daha önce bestelediği "On the Nature of Daylight" eserini duyuyoruz.

Ve işte, bir kez daha, ve son olarak, Zhao'nun görseli, Zhao ile O'Farrell'ın yazısı ile Richter'in işitseli bir araya geliyor. Filmin başından bu yana bize eşlik eden müzik, bu son sahnedeki tek ses olarak bizi siyah ekrana, jeneriğe doğru alıp götürüyor son bir replikle birlikte "Sonrası sessizlik," ve kitapta ise son cümle karşılıyor bizi "Beni hatırla," Hamnet'in son bir geriye bakışıyla eşlenik.

Koltuğunuzda hareketsiz kalıyor, kendinizi yazıları okurken, daha doğrusu okuyamazken, müziği dinlerken buluyorsunuz. Belki balkondan bir ağlama sesi geliyor, belki arka koltuğunuzdan bir hıçkırık, eğer sinemadaysanız. Ne yapacağınızı tam bilemeden öylece oturuyorsunuz. Yanınızdaysa sevdiğinize sarılıyorsunuz, değilse, sarılmak istiyorsunuz ilk fırsatta. Ancak bir süre sonra, derin bir nefes alıyor, gözlerinizi kapatıp yavaşça açıyorsunuz ve "Peki" diyorsunuz, "Peki ..." Hemen değil, ancak bir süre sonra gücünüzü toplayabiliyor ve yerinizden kalkıyorsunuz. Ve benzeri.

Ve işte, biz de böylelikle bir yazının daha sonuna geliyoruz. Sizi Vivaldi'nin mevsimlerini de harika bir şekilde yeniden yorumlayan Max Richter'in "On the Nature of Daylight"ı ile başbaşa bırakıyorum.

Bir dahaki yazıda görüşünceye değin, kendinize iyi bakın,

İyi seyirler, iyi okumalar ve bu sefer, iyi dinlemeler ayrıca.

Selim Cambazoğlu

Nisan 2026

Şair Nedim - Ankara


Max Richter – On the Nature of Daylight

* BBC2'nin Shakespeare Live! Hamlet'in İç Konuşması

** THR Yönetmenler Yuvarlak Masası - 2026


1. O'Farrell, M. (2020). Hamnet. Tinder Press.

2. O'Farrell, M. (2022). Hamnet. Domingo Yayıncılık, Çeviri: Kıvanç Güney.

3. Yorke, J. (2013). Into the Woods: How stories work and why we tell them. Penguin UK.

4. Field, S. (1979). Screenplay: The foundations of screenwriting (1st ed.). Dell Publishing Company.

5. Field, S. (2013). Senaryo: Senaryo yazımının temelleri. Alfa Basım Yayım Dağıtım. Çeviri: Şerif Erol.

6. Quiller-Couch, A. (1916). On the art of writing. Cambridge University Press.

7. King, S. (2000). On writing: A memoir of the craft. Scribner.

8. King, S. (2007). Yazma sanatı (P. Öcal, Çev.). Altın Kitaplar.

24 Mart 2026 Salı

Filmini İzlediklerim

Selamlar,

Blog'un isminin hakkını da vermeye çalışalım biraz. 

Yazının başlığından da anlaşılacağı üzere, filmini izlediğim kitaplardan veya kitabını okuduğum filmlerden bahsedeceğim. Ne farkı var bu iki cümleciğin derseniz, hangisini önce yaptığım önem teşkil ediyor olabilir de ondan. Önce filmini mi izledim, önce kitabını mı okudum veya dinledim. Diziler buna dahil değil. Diğer bir deyişle, Taht Oyunları sayılmıyor örneğin, ki hem ilk kitabı dinlemiş, hem diziyi izlemiş olmama karşın. Ama bir not, Roy Dotrice (1923 - 2017) halihazırda yayınlanmış olan kitapların beşini de okuyan seslendirme sanatçısıdır ve dizide de çok kısa bir rolü vardır; kuşatma öncesi Tyrion Lanister'a 'wildfire' cephaneliğini gösteren yaşlı adam rolündedir.

Tam emin olmamakla birlikte, muhtemelen hem kitabını okuyup hem filmini izlediğim ilk eser J.R.R. (John Ronald Reuel) Tolkien'in Yüzüklerin Efendisi - Yüzük Kardeşliği (Film, 2001; Kitap: The Lord of the Rings-The Fellowship of the Ring, 1954) olsa gerek. Hem filmini izleyip hem kitabını okuduğum ve halen hatırladığım ise, muhtemelen Stephen King'in Yeşil Yol'udur; nispeten büyük kısmını unuttuğum için Jurassic Park ne yazık ki sayılmıyor, Michael Crichton'dan özür dilerim.

Geriye dönüp bakınca, ergenlik yıllarının getirdiği ukalalık, doyumsuzluk ile beğenme ve tatmin engelliliğinin getirdiği bir yetenek ile, Yüzük Kardeşliği filmini her ne kadar beğenmiş olsak da, orasını burasını iğnelemiştik; yok "Arwen'in orada ne işi var, Liv Tyler'ı oynattılar diye rolünü arttırmışlar", yok "O büyüyü Elrond yaptıydı" yok, "Aragorn aksiyon yapacak diye kasmışlar". Sonra İki Kule (2002) gelmişti, onda da, yine bulmuştuk bir şeyler söylenecek. Üçüncü film, Kralın Dönüşü'nü (2003) sinemada izlememiştim, yıllar sonra bilgisayarda izledim. Ne kadar bilgisiz, şuursuz, doyumsuz, kendini çok bilir sanırmışız, geriye dönüp bakınca farkına varıyor insan.

1. J.R.R. Tolkien'in Yüzüklerin Efendisi ve Hobbit kitapları.

Şimdilerde çok daha farklı yaklaşıyorum bu meseleye. Birinci husus; film, kitabın veya çizgi romanın veya kısa hikayenin bir kopyası değil. Nasıl biyografik filmler normalde olan olayları iki, üç saate sığdırabilmek için birçok değişiklik yapıyor ve dramatizasyonu, akışı öne çıkarıyorlarsa, işte uyarlamalar da böyle. Unutmamak lazım, filmler ne belgesel ne de kitapları birebir senaryo olarak alıp görsele aktaran unsurlar. Bu konunun, biyografi konusunda, yakın zamandaki en iyi örneklerinden biri Bohemian Rhapsody (2018) filminin, Queen grubunun özellikle Live Aid konserini filmin üçüncü sahnesi, yani çözümlemesi olarak alıp diğer olayları, yılları, yaşananları bunun öncesine bağdaşık olarak yerleştirmesi ve azami dramatik etki için Freddie Mercury'nin AIDS olduğu haberini alışını bile iki yıl kadar geriye çekerek bu konserin hemen öncesine yerleştirmiş olmasıdır. Hatta bu konu ile ilgili 2022 yılında Pamukkale Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi'nde yayınlanmış bir makale bile mevcut (muş; bu yazıyı yazarken buldum) (Gündel, 2022*) ve birçok İngilizce makale de mevcut. Ama konumuz bu değil, bu başka bir günün konusu. 

Kitaplardan veya kısa hikayelerden uyarlamalara gelince, bu mevzu da çokça tartışılan bir konu. Bunun en iyi örnekleri Stephen King ve onun eserlerinin film uyarlamalarıdır ve en iyi örneklerinden biri The Shining (Film, 1980; Kitap, 1977) filmidir. Usta yönetmen Stanley Kubrick'in çektiği ve başrollerinde Jack Nicholson ile Shelley Duvall'in oynadığı film, özellikle atmosferi ve izolasyon hissiyatı ile günümüzde önemli bir film olarak kabul edilse de 1981 yılında Altın Ahududu (Razzies) ödüllerinde En Kötü Yönetmen dalında aday gösterilmiştir ve Stephen King de film hakkında 'nefret ettiğini hatırladığı tek film uyarlaması' olduğunu söyler ve hayal kırılığı olarak niteler. 

King'in kitap veya kısa hikayelerinden elli kadar film çıkmış**. Diğer bir hayal kırılığı da Kara Kule'dir. Stephen King'in yedi (artı bir, sekiz) kitaptan oluşan ve diğer birçok kitabı ile bağlantısı olan serisini Sony 2017 yılında filme uyarlamaya çalıştı. Her ne kadar Idris Elba kitapların ana karakteri Roland Deschain için çok uygun bir seçim olsa da (kitaplardaki tasvir ile hiç alakası olmamasına karşın Roland'ın ağırlığını taşıyabilecek bir oyuncu olduğu için), film birinci kitap ve yedinci kitaptan ana konuyu alıp, diğer kısımları özgürce doldurmayı tercih ederek büyük bir hayal kırıklığına dönüşmüştür. Kısıtlı süresi dolayısıyla ne karakterlere derinlik katabilmiş, ne Roland'ın dünyası ile bizim dünyamız arasındaki bağı, benzerlikleri, farklılıkları yansıtabilmiştir. Dolayısıyla, filme uyarlanırken seçilen kaynağın derinliğini, kapsamını ve hatta neredeyse anlamını yani 'yolculuğun önemi'ni yitirmesine sebep olmuştur. King'in kendi deyişi ile hata ederek 'yolculuğu değil, varılacak yeri' önemser film ve varamaz da istediği yere. Gişede isteneni bulamaz ve devamı gelmez serinin.

Bu, bazı hikayelerin filme uyarlamak için uygun olmadığının bir göstergesidir aslında. Nasıl şimdiye kadar beş kitap olan George R. R. Martin'in Taht Oyunları'nı (Buz ve Ateşin Şarkısı Serisi) bir veya birkaç film ile anlatmak mümkün olamayacak, karakterleri, bizimki dışındaki dünyasını, içinde yer alan unsurları (ister doğa üstü olsun, ister politik, ister askeri) birkaç iki saatlik filme sığdırmak mümkün olamayacaksa, bu King'in Kara Kule'si için de mümkün olamamıştır 2017 tarihli filmde. Hatta halihazırda bir dizi uyarlaması girişimi söz konusu, söylentilere bakılacak olunursa Netflix'te yayınlanmış olan başarılı 'The Haunting of the Hill House' (2018) dizisinin yaratıcısı ve yönetmeni Mike Flanagan telif haklarını almış ve çok sezonlu bir dizi hazırlığı içerisinde. Olur olmaz, ne zaman olur, bilinmez, ama doğru yol budur gibi görünüyor. Yoksa, kısa tutulmaya çalışılınırsa bir şeyler eksik kalır, kaynak kitabın hissiyatı kaybolur.

Her ne kadar ergen ben ukalaca yaklaşmış olsa da, uyarlamanın planlamasının önemini ortaya koyan Yüzüklerin Efendisi üçlemesi ve nispeten kötü bir örnek olarak Hobbit film üçlemesini ele alalım. Yüzüklerin Efendisi üçlemesi neredeyse imkansızı başararak kusursuza yakın üçleme olarak anılabilir. Yapım tasarım, döneminde çığır açan görsel efektler, kostümler, metal işçilikleri, minyatürler ve üçlemenin son filminin Oscar ödüllerinde 11'de 11 yapması aslında her şeyi anlatıyor. Hikaye karakterlerin münferit özelliklerini ortaya koyar, bizim her bir ana karakteri önemsememizi sağlar ve Frodo'nun yolculuğunda ona eşlik ettiğimizi, yükünün ağırlaştığını hissettirir bize. Yüzüklerin Efendisi her biri 450-500 sayfalık üç kitaptan üç filme uyarlanmış, yapım tasarım ve hazırlığı filmin çekimlerinden iki yıl önce, 1997 yılında başlamıştır. Hobbit film üçlemesi ise yaklaşık 350 sayfalık tek bir kitaptan önce iki film olarak tasarlanmış, daha sonra üç filme uyarlanmıştır. 

2. J.R.R. Tolkien'in Yüzüklerin Efendisi kitabı.

Hobbit (Filmler, 2012-2014; Kitap, 1937) örneğine bakıldığında ise, üç ayrı filmin mevcudiyetini haklı kılmak için yeni karakterler eklenir (Evangeline Lily, Tauriel), aslında kitapta olmayan diğer kitaplardan karakterleri dahil ederler (Orlando Bloom, Legolas), kitapta sadece bir cümlede geçmişe dair adı geçen Azog karakterini (Manu Bennett) neredeyse ana kötü karakter yaparlar ve Yüzüklerin Efendisi'ne fazla fazla bağlantı kurmak için Elrond, Galadriel ve Saruman'ı dahil ederler. Bunların bir kısmına katılırsınız, katılmazsınız; işte uyarlama böyle bir şeydir. Bazen yerinde, kıvamında eklemeler-çıkarmalar, değişiklikler, bazen de ziyadesiyle özgürce kaynak metni veya eseri değiştirerek bazen hikayeyi hikaye yapan ana unsurlardan uzaklaşır. Bu bazen işe yarar, bazen yaramaz. Bazen de "Acaba kitaba daha sadık olsaydı nasıl olurdu?" sorusunu getirir insanın aklına. Şanslıysak bunun yanıtını alırız bazen, tekrar uyarlandığında.

Yine Stephen King'den örnek verecek olursak, benzer şekilde, Yeşil Yol (Film, 1999; Kitap: The Green Mile, 1996), hem filmini izlediğim hem kitabını okuduğum eserlerden. Kitaptan uyarlamaların başarılı örneklerindendir bence. Daha önce yine King'in Esaretin Bedeli (Film, 1994; Kısa Hikaye: Rita Hayworth and Shawshank Redemption, 1982) kısa hikayesini ve daha sonra da Sis (Film, 2007, Kitap: The Mist, 1980) romanını filme uyarlayan Frank Darabont yönetmiş ve senaryosunu yazmıştır Yeşil Yol'un. Hatırladığım kadarıyla, kitabın son bölümlerinde ana karakter Paul Edgecomb'un yaşlılığındaki bazı olayları uzun uzun anlatılır, ancak film bu kısımlara hiç değinmez. Her ne kadar kitabını okumamış olsam da Sis (The Mist) filminin sonunun romandan farklı oluşunu King kendisi bile takdir eder.

3. Stephen King'in Yeşil Yol kitabı.

Bunun dışında, Jurassic Park'ı (Film, 1993; Kitap, 1990) önce izlediğimi, sonra da okuduğumu hatırlıyorum, yukarıda da değindiğim üzere. Farklılıklar vardı tabii ki, ama film olarak görsel şölen misyonunu hem devrin görsel efektlerindeki zıplamayı büyük ekrana taşıyışı, hem de Steven Speilberg'in usta görüşü ile tam anlamıyla yerine getiriyordu. Aynı büyüyü, benim hatırımda, ne kitabı olan ikinci ve ne de daha sonraki filmlerde yakalayamayan bir film serisidir. 

Yakın geçmişimden iki örnek ise, Kazuo Ishiguro'nun Günden Kalanlar (Film, 1993; Kitap: The Remains of the Day, 1989) ve Beni Asla Bırakma'sıdır (Film, 2010; Kitap: Never Let Me Go, 2005). Beni Asla Bırakma, bir gün sonra kitabın konuşulacağı toplanma öncesi son gece ödev yetiştirircesine, sınava çalışırcasına apar topar bulup izlediğim bir filmdi, ama bu başka bir günün hikayesi.

Beni Asla Bırakma'nın yönetmeni Mark Romanek'in filmografisine bakıldığında, genelde müzik videoları yönettiğini göreceksiniz, bunların arasında şarkının hissini inanılmaz yansıtan Johnny Cash'in Hurt şarkısının klibi de olduğunu görürüz ve filmin senaryosunu Alex Garland yazmıştır (Ex Machina, 28 Days Later, Sunshine). Görsel olarak müthiş akılda kalan bir film olmamakla birlikte, romanın hissiyatını çok iyi yansıtır. Sizi ana karakterlere bağlar ve nihai sonlarındaki çelişkili hissiyatınıza zemin hazırlar. Kitapta da öyledir, filmde de. Senaryo buna izin verir.

Günden Kalanlar'da ise ana karakter Bay Stevens rolünde Anthony Hopkins'in olması ve yanında da Bayan Kenton rolünde Emma Thompson'ın yer alması, tam bir oyuncu seçimi harikasıdır. Kitap boyunca Stevens'ın düşünceleri, özellikle Lord Darlington hakkında hep iyi düşünüşü, hep görevini yerine getirmeye odaklanışı, hayatının o evden, malikaneden ibaret oluşunu muhteşem yansıdır Hopkins. Bu örnekte hem senaryonun seçimlerindeki başarısı, kitabın bir filme uyarlanmaya nispeten uygunluğu, hem de ve daha önemlisi, oyuncu seçiminin önemi ortaya çıkar.

4. Kazuo Ishiguro'nun Günden Kalanlar ve Beni Asla Bırakma kitapları.

Daha önce de bahsettiğim, sesli kitap serüvenimin başlarında dinlediğim Andy Weir'in yazdığı Marslı (Film, 2015; Kitap: The Martian, 2011) kitabının usta yönetmen Ridley Scott tarafından film uyarlaması da en iyi uyarlama örneklerinden biridir. Bize yine oyuncu seçiminin önemini gösterir, ana karakter Mark Watney rolünde Matt Damon'u izletirken. Watney karakterinin olaylara olumlu bakış açısı, sürekli olarak çözüm üretmeye yönelik karakteri hem Damon'ın oyunculuğu ile öne çıkar hem de ve daha önemlisi senaryo ile ortaya konur. Kitaptan uyarlanırken bir film olacağı gerçeği ile yüzleşilip çıkarılan kısımlar hikayenin akışını etkilemez (kitapta Watney'nin başına daha fazla olumsuzluk gelir yolculuğu esnasında). Hatta kitapta Venkat Kapoor olan Mars Görevleri Direktörü, filmde Chiwetel Ejiofor tarafından canlandırılır ve isim Vincent Kapoor olarak değiştirilir. Yerinde oyuncu seçiminin değişikliği haklı kıldığı durumlardan birine örnektir bu. Marslı ile ilgili belki ileride daha detaylı birşeyler yazarım, şimdilik bu kadar yeter.

Uzun lafın kısası, uyarlamanın zorluğu açıktır, kaynağın ne olduğu, uyarlanacak ortamın ne olduğu, nasıl senaryolaştırıldığı, oyuncu seçimi, herkesi memnun etmenin mümkün olmayışı. Ancak her ne kadar uyarlama konusu ve uyarlamanın sevip sevilmemesi biraz öznel olsa da, kıymeti sonradan anlaşılır olsa da, ılımlı seyirci bile izlerken "yok artık, bu kadar da olmaz" diyorsa, o zaman bir terslik var demektir. Bu bazen dahil edilmeyen bir karakter, bazen hikayenin veya karakterin neredeyse filmin başından beri kurulmuş doğasına aykırı bir değişiklik, bazen de yarım kalan, aslında kitapta bağlaması olan ama filmde askıda kalan hikaye örgüleridir, filmin süresinin çok uzun olmasını engellemek için veya maliyet nedeni ile ya da ikisinden birden kurgu odasından çıkamayan sahnelerdir bunlar.

Son olarak, çok yeni izlediğim Hamnet'in kitabını merak ediyorum. Özellikle de, senaryoyu kitabın yazarı Maggie O'Farrell ve filmin yönetmeni, Nomadland ile en iyi yönetmen Oscar'ını kazanan Chloé Zhao'nun birlikte yazmış olması beni ayrıca heyecanlandırıyor. Neden mi? Çünkü uyarlama kontrolünün uyarlanan eserin sahibine ait olması, bu sürece bambaşka bir fark katmış olabilir. Ama bu başka bir günün konusu, ben kitabı okuduktan sonraki bir günün, söz.

Herkese iyi seyirler, iyi okumalar,

Selim Cambazoğlu

Mart 2026

Şair Nedim - Ankara



Gündel, N. (2023). İKİ KÜLTÜR ve İKİ EFSANE MÜZİSYEN: TÜR KURAMI ÇERÇEVESİNDE MÜSLÜM (2018) ve BOHEMIAN RHAPSODY (2018) ile BİYOGRAFİK FİLM ANALİZİ. Pamukkale Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi, (56), 227-246.

**List of adaptations of works by Stephen King - Wikipedia

12 Mart 2026 Perşembe

Sayfaların Sesi

Selamlar,

Kapağını açınca müzik çalan kartpostallardan bahsetmiyorum tabii ki "Sayfaların Sesi" derken. Sesli kitaplardan bahsediyorum. Bir önceki yazıda da dediğim gibi, sesli kitaplar ile ilgili bir şeyler karalayayım istedim; sesli kitaplar ve benim hayatımdaki yerleri ile ilgili.

İlk olarak, sesli kitaplara dair biraz kişisel tarihimi özetleyeyim:

Sesli kitaplar ile ilgili en net ilk aklımda kalan, Clint Eastwood'un Hereafter (2010) filminde Matt Damon'un karakterinin Derek Jakobi'ye teşekkür etmesi sesli kitapları için. Film ile ilgili, bir tsunami ile ilgili olduğunu hatırlıyordum, bir de bu sahneyi nedense.

Sonra ileri sarıyoruz, 2015 yılına. O zamanlar, ve nadiren de olsa halen, takip ettiğim bir Youtube kanalı vardı: Cinemasins. O kanalda Audible'a indirim kuponu veya bir aylık bedava üyelik, gibi bir şey vardı. Hatta kanalın anlatıcısı Jeremy Scott'ın yazdığı 'The Ables' (2015) kitabının sesli kitabını bedava veriyordu galiba. Nihayetinde, bu fırsatı kaçırmayıp üyeliğimi açtım ve bunu takiben R.C. Bray'in seslendirmesi ile Andy Weir'ın Marslı (The Martian, 2014) kitabını dinledim, mükemmel bir seslendirmeydi. Kitabın büyük kısmının birinci ağızdan olmasının da sesli kitap olmasına ayrıca bir uygunluğu olduğunu da söylemek isterim. Bundan sonra da, daha önce okumuş olmama rağmen Stephen King'in Kara Kule serisinin son kitabı olan Kara Kule (The Dark Tower, 2004) kitabının sesli kitabını dinlemiştim, George Guidall'dan.

1. Andy Weir, Marslı.

Sanırım şanslıyım, çünkü özellikle ikinci ve üçüncü dinlediğim kitaplar, neredeyse mükemmel seslendirmelerdi. Özellikle de George Guidall'ın seslendirmesi ile Kara Kule. Daha sonra Guidall'dan birçok kitap daha dinledim, örneğin Ursula K. Le Guin'in Karanlığın Sol Eli (The Left Hand of Darkness, 1969) kitabını. Şanslıyım, çünkü belki de bu kitaplarla giriş yaptığım için, sesli kitap dinlemeye devam ettim. Hatta kendim okumayı bile denedim; ama bu başka bir günün hikayesi.

Guidall ve Kara Kule demişken; Stephen King'in Kara Kule serisi 1982 yılında Silahşör (The Gunslinger) ile başlar ve yukarıda da bahsettiğim üzere 2004 yılında Kara Kule (The Dark Tower) ile biter*. Hem yazar, hem kitabın ana karakteri Roland, hem de okuyucu için uzun bir yolculuktur bu seri. King'in diğer kitapları ile bağlantıları vardır, hatta King'in 1999 yılında geçirdiği trafik kazası ile bile bağlantısı vardır. Hal böyle olunca, King ikinci kitaptan itibaren kitapların başına 'Argument'-'Özetleme' kısmını ekler. Bunu en son beşinci kitap olan Calla'nın Kurtları'na (Wolves of the Calla, 2003) kadar devam ettirir, çünkü ilk beş kitabın yazım ile yayınlanmasının arasında uzun yıllar vardır ve dördüncü ile beşinci kitap arasında da altı yıl vardır.

2. Stephen King'in Kara Kule Serisi kitapları.

Peki bu bizim için neden önemli, çünkü beşinci kitabın başında bir ithaf vardır:

"This book is for Frank Muller, who hears the voices in my head." [1]

"Bu kitap, kafamın içindeki sesleri duyan Frank Muller için."

Frank Muller, King'in Kara Kule serisinin ilk dört kitabının sesli kitabını okuyan seslendirme sanatçısıdır.

Robin Furth'ın King'in Kara Kule dünyasını detaylı incelediği ve birçok detayı bir araya getirdiği "Stephen King's The Dark Tower: The Complete Concordance" kitabının giriş yazısında King, 2001 yılında seriyi tamamlamak için masa başına geçtiğinde, ilk dört kitabı sadece tekrar okumasının yetmeyeceğini fark ettiğini söyler ve şöyle yazar:

"Bu defa, okumak yerine, Kara Kule öykülerinin ilk dördünün olağan üstü sesli kitaplarını Frank Muller'ın sessinden dinledim. Kısaltılmamış sesli kitaplar dinleyiciyi yavaşlamaya, istesin veya istemesin, her bir kelimeyi dinlemeye zorlar. Ayrıca yeni bir bakış açısı katar sesli kitaplar, hem okuyanın hem de sesli kitap yönetmeninin bakış açısını." [2]

Ayrıca Kara Kule Serisi'nin beşinci kitabı olan Calla'nın Kurtları (Wolves of the Calla, 2003) kitabının "Yazarın Son Sözü" kısmında da şöyle yazar King:

"Bu kısa son sözü okumadan önce, sizden bu öykünün başındaki ithaf sayfasına gidip (eğer zahmet olmazsa) bakmanızı istiyorum. Ben beklerim.

Teşekkürler. Frank Muller'ın sesli kitap dünyasında benim birçok kitabımı okuduğunu bilmenizi isterim. Bunlardan ilki 'Different Seasons' kitabıydı. [...] Frank ile arkadaşılığımız okuyucularımın bazılarının yaşından daha uzundur. Bu arkadaşlığımız boyunca Frank ilk dört Kara Kule kitabını seslendirdi ve ben Roland'ın hikayesini bitirmeye hazırlanırken, bu kitapları - altmış kasetin altmışını da - dinledim. Böyle detaylı bir hazırlık için dinleme en uygun duyudur, çünkü dinleme her şeyi soğurmaya, algılamaya zorlar sizi; hızla gezinen gözünüzün (veya yorgun zihninizin) dikkatinden kaçacak şeyler kaçmaz, tek bir kelime bile kaçmaz. İşte bunu istiyordum ben de, hikayenin içine, Roland'ın dünyasına tamamen girmek istiyordum ve Frank de bana bunu verdi işte. Frank bana bir şey daha verdi, harika ve beklenmedik bir şey. Yıllar içerisinde kaybettiğim yenilik ve tazelik hissini verdi; Roland ve Roland'ın arkadaşlarının aslında gerçek insanlarmışçasına hissini ve kendi iç dünyaları olduğunu hissini verdi. İthaf sayfasında Frank'in kafamın içindeki sesleri duyduğunu söylerken, anladığım şekliyle direk doğruyu söylüyordum. Ve Geçit Mağarası'nın** zararsız bir versiyonu gibi, Frank o insanları tamamen ete-kemiğe büründürdü. Kalan kitapların büyük kısmı tamamlandı (bu kitap son taslak aşamasında ve diğer ikisi ilk taslaklarında) ve bunun gerçekleşmiş olmasını büyük çoğunlukla Frank Muller'a ve onun kendini adamış ilhamlı okumalarına borçluyum" [2]

Bu notlara bakıldığında, sesli kitapların aslında ne kadar önemli olduğunu bir kez daha anlıyor insan.

Bu yazının varlığını haklı kılmak için Stephen King'den alıntı yaparak ayrıca destekledikten sonra (insanın kendi ile dalga geçebilmesi lazım), benim sesli kitap yolculuğuma ve düşüncelerime devam edelim madem.

Benim yolculuğum, kısa süreli Audible maceramdan sonra, özellikle 2018 yılında Storytel'in Seslenen Kitap'ı satın alarak ve hızlı bir şekilde kataloğunu genişleterek Türkiye piyasasına girmesi ile başladı, sonrasında da 2020'deki pandemi süreci ile ivmelendi. O zamandan bu zamana sesli kitap dinlemeye devam ediyorum. Hatta, neredeyse okuduğum kadar kitabı dinlemişimdir bu yıllar içerisinde.

Peki nasıl oluyor sesli kitap dinlemek? İlk akla gelen, 'Konsantre kaçmıyor mu? Dalıp dinlediğini kaçırmıyor mu insan?' soruları. Ama o, okurken de oluyor.

Evet, kaçırıyorsunuz, kaçırıyorum, bir anda "aa, bu adam ne zaman buraya geldi" derken buluyorsunuz kendinizi veya "ne diyosun ablacım" diyorsunuz konunun çoktan değiştiğini fark etmediğinizden, bir anda hiç beklemediğiniz bir şey olunca kitapta. Aynı yeri, aynı bölümü defalarca dinlediğim oldu. Mesela, Ursula K. Le Guin'in Atuan Mezarları kitabının (Yerdeniz Serisi 2. Kitap, The Tombs of Atuan, 1970) ilk cümlesi aklıma kazınmıştır: "Come home, Tenar! Come home!" gece dinlediğim ve uyuya kaldığım için başını defalarca dinlediğimden.

Ancak bunun yanı sıra, sesli kitapların insanı kitabın içine çektiğine bir örnek de, yine Ursula K. Le Guin'in Karanlığın Sol Eli (The Left Hand of Darkness, 1969) kitabını George Guidall'dan dinlerken, Guidall'ın farklı karakterleri ve hatta kitabın konusu ile akışı dolayısıyla aynı karakterleri farklı seslendirişi, şimdi düşününce, benim kitabın içine daha bir girmemi ve karakterleri daha iyi anlayıp takip etmemi sağlamış olmasıdır. Uzun süren gece otobüs yolculuğunda eşlik etmiştir Estraven bana ve Genly Ai'ya Guidall'ın sesinden, Gethen gezegenindeki yolculuklarında. Kitabı okuyanlar anlayacaktır; Guidall'ın tonlamaları ve sesindeki değişim, kitabı ve karakterlerin durumunu daha iyi ve kolay takip etmemi ve Gethen gezegeninin içine daha bir girmemi sağlamıştır.

3. Ursula K. Le Guin, Karanlığın Sol Eli ve Yerdeniz Serisi

Ya da, Aysha Kala'nın seslendirmesi ile Arundhati Roy'un Küçük Şeylerin Tanrısı (The God of Small Things, 1997) kitabındaki tek bir cümlenin beni yürürken neredeyse yerime mıhlayışı:


""
And then, keeping her voice casual, Rahel’s question: “D’you think he may have lost our address?”

Just the hint of a pause in the rhythm of Ammu’s breathing made Estha touch Rahel’s middle finger with his.

Ve sonra, sesini olağan bir tonda tutarak Rahel'in sorusu geldi: "Sence adresimizi kaybetmiş olabilir mi?"

Ammu'nun soluk alış verişinin ritmindeki anlık bir duraklama emaresi, Estha'nın Rahel'in orta parmağına kendi orta parmağı ile dokunmasına neden oldu.

""
 
Tabii kitabı ve konusunu bilmiyorsanız bir anlam ifade etmiyor olabilir. Ama bence kitabı bilseniz de yeterince anlam ifade etmeyebilir. Neden? Çünkü Rahel'in bu soruyu sorarkenki seslendirmedeki duraklama, yavaşça söylenişi, neredeyse benim de soluğumu kesmişti bir anlığına. Nerede olduğumu çok net hatırlıyorum, Ankara-Dikmen Caddesi'nde, Polis Evi'nin olduğu ışıklardan karşıdan karşıya geçmek üzereydim. İşten eve yürüyordum.

İşte, seslendirme bu kadar etkili olabiliyor.

Bu kitabın sanırım üç veya dört farklı seslendirmesi var, bulabildiğim hepsini denemiş, nihayetinde Aysha Kala'nın seslendirmesini dinlemeye karar vermiştim. Ne de iyi yapmışım. Özellikle, kitaptaki karakterlerin tamamı için birbirinden biraz farklı ve daha önemlisi hafif Hint aksanı ile seslendirmesi sizi Roy'un hikayesinin içine daha bir dahil ediyor.

Yine aynı seslendirmeden son bir örnek de: yazılı kitapta da aksanlı konuşmayı vurgularcasına yazılmış, ama seslendirme ile birleşince neredeyse tehditkar bir hal alan sinemadaki adamın şu cümlesidir aklıma kazınan:

"You’re a lucky rich boy, with porketmunny and a grandmother’s factory to inherit."

"Cep harıçlığı ve büyükannesinin fabrikasının mirasına konacak olan şanslı, zengin bir çocuksun sen."

Burada 'pocket money' - 'cep harçlığı' özellikle aksanı vurgulamak adına farklı yazılmıştır ve Aysha Kala da bir öyle vurgulayarak seslendirir.

4. Arundhati Roy, Küçük Şeylerin Tanrısı

Bunlar, aklıma gelen sadece birkaç örnek. Bunun gibi birçok an vardır, “Aaa”, “hii”, “eyvah”, “tüh” ve hatta “yapma” gibi nidaları savurduğum yolda yürürken ve belki de Ankara Tunalı Hilmi Caddesi'ndeki o yürüyüş, dinlemelerim esnasında çıkardığım bu sesler ile birkaç kişinin “deli midir nedir?” demesine neden olurken.

Sesli kitabı dinlerken, nerede olduğunuz, ne yaptığınız, nereye gittiğiniz ile birleşince sesler, yani sesler ve görüntüler birleşince, bazen okumaktan daha fazla aklında kalıyor. Okurkenki birincil duyunuz görmek ikinci plana, arka plana geçiyor; birincil duyunuz dinlemek oluyor ve görmek ile birleşince, işte o zaman anılar katlanan duyular ile daha bir yer ediyor zihninizde.

Bazen de, dinlerken o anda ne yaptığınız, yani diğer bir deyişle, elinizde ne olduğu devreye giriyor; örneğin Arthur C. Clarke'ın Çocukluğun Sonu (Childhood's End, 1953) kitabında zaman atlaması olduğunda, öykü bir anda neredeyse boyut atladığında, ilk önce "ne oluyor" dediğimi, sonra fark edip fazladan kulak kesildiğimi hatırlıyorum. Ama bu esnada markette bisküvi reyonunun önünde, elimde bir önce aldığım patates ile boş boş raflara baktığımı, paketleri alıp alıp bıraktığımı hatırlıyorum. Yani bu sefer de, dokunma duyumun ek olduğunu söyleyebiliriz duymaya.

Peki ya "beğendiğin yerleri ne yapıyorsun, yürürken kitabı çıkarıp altını çizemeyeceğine, kitabı sürekli yanında taşımayacağına göre?" diye sorarsanız. Sorar mısınız, belki sormazsınız, ama ben yine de yanıtlayayım:

Kitapları dinlerken, aynı okurken altını veya yanını çizercesine, hoşuma giden yerleri hızlıca not almaya çalışırım telefonuma. Sonra da aldığım notları basılı kitaplarda işaretlerim. Yani, okurken işaretleyip geçmekten öte, çift dikiş yapmış olurum.

Peki buna neden değindim? Çünkü bu küçük notların yerlerini bulmaya çalışırken, hem kitabı bir daha gözden geçiriyor insan, hem de altını veya yanını çizerken bir daha hatırlıyor o anda ne yaptığını, nerede olduğunu, elinde ne tuttuğunu ve dahası ne düşündüğünü, ne hissettiğini, neden o kısma not düştüğünü. İşte bu, kitapların okunup unutulan kağıt yığınlarından, en azından bir kısmı hatırda kalan anı yığınlarına dönüşmesini sağlıyor.

Bazen dinlediğiniz yer ile birleşiyor bir kitap. Markette meyve reyonunun önünde dinlediğiniz Çocukluğun Sonu, eve dönerken yolda yürürken dinlediğiniz Küçük Şeylerin Tanrısı, şehirler arası gece otobüsünde dinlediğiniz Karanlığın Sol Eli.

Özellikle de, seslendirme güzelse daha bir akılda kalıyor, King'in de dediği gibi, sizi içine çekiyor.

Mesela:

- "Bu kadarı da yeter," diye bağırdı. -

yazısını okurken "diye bağırdı'ya gelene kadarki tonu, yüksekliği belli olmayan "bu kadarı da yeter" ile, iyi bir seslendirmedeki kontrollü bir ses yükselişi ile gelen "bu kadarı da yeter" arasındaki fark, bazen, akılda kalan veya kalmayanı arasındaki fark anlamına geliyor.

Benim için yakın zamandaki son bir örnek ise, José Saramago'nın Kabil kitabıdır mesela (Caim, 2009). Kitabı Kevin Pariseau'nun seslendirmesi ile İngilizcesi'nden dinledim. Çok keyifli bir seslendirmeydi. Ama aldığım notları bulmak için kitabı açtığımda, Saramago'nun kendine has tarzı ile neredeyse her şeyi virgüller ile birbirine bağladığını fark ettim. 'Belki de okusam bu kadar keyif alamayacaktım', diye düşündüm, olmayan cümle başlarında-sonlarında yerimi bulmaya çalışırken.

Akılda kalıcılık, o anda ne düşündüğünüz, ne yaptığınız ile birleşince artıyor. Okumak için de geçerli tabii ama, özellikle dinlerken bir orada-bir burada olabileceğiniz için, duyular birleşiyor, algılar birleşiyor, bu etkileşim ile hafıza derinleşiyor. Duyular katlanınca, hafızadaki yer edinişi de katlanıyor cümlelerin.

Son olarak da, "Peki ya seslendirenin kendi yorumunu katışı?" diyebilirsiniz. Evet, o risk her zaman var, o seslendirmeki konuşmalar asla sizin aklınızdaki sesler olamayacak belki. Ama, tam birbire bir benzeşme olmasa da; bu durum biraz, okuduğunuz bir kitabın filmini izlerken oyuncuların sizin kafanızda canlandırdığınız karakterlere benzememesi, o evin, bu sokağın sizin zihninizde başka canlanmış olması durumuna benzetebilirsiniz. Ama bazen öyle bir an olur ki, tam aklınızda, zihin gözünüzde canlandırdığınızı ekranda görürsünüz. Örneğin Yüzüklerin Efendisi'nin ilk filmi olan Yüzük Kardeşliği'nde, kar fırtınası altında dağ geçidinden (Caradhras Geçidi) ilerlerlerken Kardeşlik, herkes kara neredeyse beline kadar batmış bir halde ilerlemeye çalışırken elf Legolas karın üstünde normal yürümektedir. Bu küçük bir detaydır aslında, ama çok önemlidir. Çünkü kitaplarda elfler narin, zarif ve çevik olarak anlatılmaktadır. Tüm bu anlatı birkaç saniye içinde izleyicinin gözleri önüne serilir ve elflerin bu doğası bilinç altında yer eder. Legolas'ın daha sonra yapacağı çeviklikleri o kadar da yadırgamamamızı sağlar.

İşte seslendirme de böyle bir şey. King'in de dediği gibi, bazen seslendiren ve seslendirme yönetmeni o kadar ahenk halinde olur ki metinle, duyduklarınız belki de yazarın kelimeleri kağıda dökerken duyduğudur ve siz, sadece kendi aklınızda canlandırdığınızın üstüne yazarı da duyarsınız. Bu bir yetenektir, bir tecrübedir, bir sanattır, her seslendirenin yapabileceği bir şey değildir. Aynı çeviri gibi. Ama o da başka bir günün konusu. Zaten, sanki yeterince uzattık bu yazıyı. Neyse ki, başını kaçırmadan sonuna gelip bağlamayı başardık. Başardık mı? Başarabildik mi? Sanki başardık.

Herkese iyi okumalar, iyi dinlemeler o vakit; kendinize iyi bakın.

Selim Cambazoğlu

Mart 2026

Şair Nedim - Ankara



*King'in daha sonra yazdığı Anahtar Deliğinden Esen Rüzgar'ı (The Wind Through the Keyhole, 2012) saymazsak.

**Üçün Çekilişi (The Drawing of the Three) (1987) kitabındaki kapılar.

[1] King, S. (2003). The Dark Tower V: Wolves of the Calla. Donald M. Grant, Publisher, Inc.

[2] Furth, R. (2012). Stephen King’s The Dark Tower: The complete concordance (Revised and updated ed.). Scribner.

2 Mart 2026 Pazartesi

Kitaplığınızı En Son Ne Zaman Düzenlediniz?

Selamlar,

İlginç bir soru ile başlayalım. Kitaplığınızı en son ne zaman düzenlediniz? Bir kısmınız diyecek ki "hiçbir zaman, öyle üst üste yığıyorum kitapları", bir kısmınız diyecek ki "geçen bahar temizliği esnasında kitaplığın tozunu alırken" veya tam tersi "bibloları incik boncuğu kaldırmaya üşendiğim için tozunu bile almıyorum, öyle yan yana diziyorum", bir kısmınız da diyecek ki "geçenlerde çok sıkıldım, gecenin bir vakti bir rafı diğer rafa, öteki rafı aşağı dolaba değiştirdim" ve belki de bir kısmınız da bambaşka bir şey diyecek.

Ben "geçenlerde gecenin bir vakti bir rafı diğer rafa ..." diyenlerdenim. Hatta gerçekten de geçenlerde bu işlemi yaptığım için böyle bir giriş yapmak geldi aklıma. Siz nasıl dizersiniz bilmem, ama ben zaman zaman değiştiririm, dediğim gibi. Mesela, yayın evine göre; yazara göre; okuduklarım bir rafta, okumadıklarım bir rafta; okumak istediklerim en önde yana yatık; yayınevi ve boyutlarına göre. Yayınevi ve boyutlarına göre derken, zaman zaman kitap boyutlarında çok ufak da olsa değişiklik olabiliyor, örneğin 1990'larda aldığınız beyaz kapak Can Yayınları, 2010'larda aldığınız beyaz kapak Can Yayınlarından birkaç milim kısa olabiliyor. Zaten 2010'ların ortasından sonra, özellikle çok satanlarda "beyaz kapak" diye bir kavram kalmadı. 

Sanırım Camus'lar iki defa kapak değiştirdi, önce siyah, arka fonu farklı geometrik şekiller, önde Camus'nün silüeti, nispeten yakın zamana da, farklı renkte, arka fonu kitaba dair bir resim, çizim barındıran, hemen hemen zıt renkler ağırlıklı, 'dikkat çekiciliği arttırılmış' kapaklar. İşin doğrusu, benim Camus okumaya başlamam siyah kapaklara denk geldiği için, o kapakları bulmak için gerekirse sahaflara gittim. 

1. Siyah kapak Can Yayınları Camus'lar

Kişiden kişiye değişir tabii, bir kısmı önemsemez kapakmış, çizimmiş, farklı yayın eviymiş, okur geçer, benim gibi bir kısım ise, hiç olmazsa bu karmaşık, neredeyse kaosun düzen kisvesi altında vücut bulmuş hayatımızda bari kitaplığımız düzenli olsun ister. Öyle olunca, o yarım santim insanın dikkatini çekiyor, o farklı kapak her önünden geçişte gözünüze takılıyor.

Bunun benzer bir örneği de İletişim Yayınlarıdır mesela. Özellikle Ergin Altay'ın Rus Edebiyatı çevirilerinin tartışılmaz kalitesi ve dipnotlar, tarihçe, önsöz, sonsözler ile zenginleştirilmiş İletişim Klasikleri okumak büyük bir zevk, hatta büyük bir ayrıcalıktır neredeyse. Fakat İletişim Yayınlarının kitaplarını dizdiğinizde, kapaklar eğer diğer birçok yayın evi ile aynı yöne bakarsa, sırt yazıları ters olur. Kitaplıkta bir şey bakmak isterseniz, yanında boyun egzersizi bedava olur bir anda. Eğer ki sırt yazılarını aynı yöne alırsanız da, ister kendi, ister başka birinin kitaplığı, isterse kitapçıda olsun, "bir bakiyim, arkasını okuyayım, kapağındaki resim nasılmış acaba" derseniz, önü arkası, tersi yüzü, ilk birkaç saniye bocalarsınız.

2. İletişim Yayınları ile boyun egzersizleri

Bir de hem boyu, hem eni farklı olup, kitaplıkta sağa koysanız olmayan, sola koysanız olmayan, yan yatırsanız eğreti duran kitaplarınız vardır. Bunlar için "beş benzemez" rafı yaparsınız mesela, kabullenirsiniz o karmaşayı, yan yana diziverirsiniz plansız inşa edilmiş bir şehir gibi, kısası uzunu, ciltlisi, ciltsizi, hepsi o rafta durur. Önünden geçerken "seni de böyle seviyoruz, yapacak bir şey yok" dersiniz o rafa.

Nihayetinde, eğer siz de düzenliyorsanız raflarınızı zaman zaman, bunun aslında nasıl büyük bir keyif olduğunu bilirsiniz. Bu nereden çıktı derseniz, aslında kitaplığınız bir zaman makinesidir. Okuduğunuz kitaplar, okuyacağınız kitaplar; geçmiş, gelecek. Okuduğunuzda hangi okulda veya hangi sınıfta olduğunuzu hatırlatır o kitaplar size. Bazen, nereden aldığınızı da hatırlarsınız. Hatta bazen, biri hediye etmiştir, o kişi hep yanınızdadır hala, veya artık yakınınızda değildir, ama hatırlarsınız o kitabı üst rafa koyarken. Aslında, öncelikle, özellikle geçmişin izlerini taşır kitaplığınız. Sevdikleriniz, üzüldükleriniz, başka zamanlar, başka şehirler, başka sizi hatırlatır. 

Başka siz derken, hiçbirimiz dünkü biz değiliz ve yarın da bugünkü biz olmayacağımıza göre, işte o başka sizden, bizden bahsediyorum. Lisenin sonuna doğru, iyice atarlanan, üniversite yıllarının özellikle ilk başlarında bocalayan, arada kendini her şeyi bilen sanan, sonra pek bir şey bilmediğini fark eden, daha sonra da aslında çevresindeki herkesin bir konuda kendisinden daha fazla bir şey bildiğini fark eden, daha sonra da, aslında epey bir şey bildiğini fark edip paylaşmak isteyen sizi hatırlarsınız.

Belki siz bu sizlerden birisiniz şu anda, belki de ve hatta kuvvetle ihtimal, iki satıra sığdırmak mümkün tabii ki olmayacağından, hiç alakası olmayan bambaşka bir sizsiniz. Ama yarın olmasa da, bir süre sonra bu siz olmayacaksınız. İşte o zaman devreye girecek ne okuduğunuz; o zaman yıllar sonra bakıp hatırlayacaksınız belki şimdiki sizi, ne düşündüğünüzü, ne hissettiğinizi. Belki de, o zamanki siz olduğunuz için okumuşsunuzdur o kitabı, yani keyfiniz yoktur, depresif bir japon edebiyatı romanıdır okuduğunuz, ya da, keyfiniz yoktur, tam tersi neşeli bir fantastik kurgu romanı veya heyecanlı bir dedektiflik romanı okumuşsunuzdur kendinizi hafifletmek için. İşte, kitaplığı düzenlerken elinizde aldığınızda, hatırlar, hafif gülümsersiniz. Bazen, ne eğlenmiştik o sene, o evde; dersiniz, bazen de; ne zor geçmişti o yıl. Ama her halükarda, zaman makinasına binmişsinizdir kapakların, ciltlerin arasında. Gider, gelirsiniz kimseye dokunmadan, kimseyi rahatsız etmeden, rafın önünde. Hatta aklınıza biri gelir, bir kitabı konuştuğunuz, paylaştığınız, önerdiğiniz veya size öneren, elinize telefonu alır bir mesaj atarsınız; saat iyice geç oldu ya rafların arasına gezinirken aramak olmaz şimdi gecenin ikisinde. Ama sonra unuturum ben kesin, der mesaj atarsınız. Hiç olmadık yere hal hatırlaşırsınız bir gün sonra.

Bir de, okunacaklar yığını, rafı vardır mesela. O da geleceğe bir bakıştır aslında. Üst üste duruyordur, yakın zamanda çok satan diye aldığınız birkaç kitap ile on yıl, yirmi yıl önce alıp bir türlü sırası gelmeyen, sayfalarının üstü çok hafif sararmaya başlayan beyaz kapak bir kitap. Öncelik vermişsinizdir belki bazısına, onlar en önde, en göz önündeki rafta yan yana duruyordur. Yeni Nobel almış bir yazarın bir kitabı ile yüz küsur yıl önce son kelimesini yazmış bir Rus yazarın bir kitabı yan yan duruyordur. Demek ki, derin hisler içindesinizdir veya olacaksınızdır belki, isteyerek, bilerek açacaksınızdır o sayfaları. E, hal böyle olunca, kısa süre de olsa, biraz iç karartıcı bir gelecek bekler sizi. Belki de gününüz de öyle olduğu için bu kitapları en öne koymuşsunuzdur. Canınız sıkıldığında hisli bir Caz albümü veya hatta damar bir Arabesk dinleyip yaraya tuz biber basarcasına okuyacaksınızdır. Ya da, içiniz sıkılmıştır da neredeyse komedi okumak için birkaç fantastik kitap, kısa hikaye kitabı koymuşsunuzdur en öne, göz hizasına. O da, can sıkıntısından çıkmak için Pop müzik dinlemek gibidir. Farkındasınızdır sıkıntının, bari kaçtığım yer keyifli olsun, demişsinizdir; Neil Gaiman vardır, Douglas Adams vardır en önde.

Neyse, lafı daha da uzatıp, ucunu kaçırmadan, başını unutup, sözü bağlayamadan bitirmektense, yavaştan sonlandıralım yazıyı. Peki ben neden böyle bir giriş yaptım? Çünkü yakın zamanda kitaplığımı daha önce hiç yapmadığım bir şekilde düzenledim. Öncesinde şunu söylemeliyim, eğer ki istisnai bir şey olur da unutmaz isem, kitabın ön sayfasına aldığım yeri, tarihi ve en arka sayfasına da bitirdiğim yeri ve tarihi not ederim. Biri önerdiyse onun ismini yazarım mesela. Biri aldıysa, mutlaka ona imzalatırım. Bu da işte, bu en son yaptığım düzene imkan tanıdı aslında. 

Okuduğum yıllara göre dizdim kitapları; belki de ilk defa eni, boyu, kapağı, yazısı önemsemeden dizdim. Haa, tabii aynı yılda 5 tane beyaz kapak Can Yayınları varsa, onlar yan yana, aya güne göre dizmedim, o kadar da değil. Hem o kadar detaya girmedim, hem de, e karmaşanın içinde azıcık da düzen olsun, sonra gözü çok takılıyor insanın, gecenin üçünde, dan dun pat küt onu çek, öbürünü ittir, o düşsün bir yandan berikini tutmaya çalışırken kucağındaki kule yıkılsın, yan komşu uyansın; olsun istemeyiz. 

3. Yan yana duran Can'lar.

O kadar ilginç oldu ki, bir beş yıl belli ki başka bir şeyler yapmışım, ne yapmışsam artık, boynu bükük beş on kitap. Bir yıl kendimi St. Petersburg'un, Moskova'nın soğuk, paltosu yırtık, cebi delik Rusların dünyasına, asilzadeler ile insancıklarının, prensleri ile memurlarının dünyasına vermişim, üst üstü Dostoyevskiler; bir yıl belli ki keyfim yokmuş Sartre, Camus yan yana gelmiş, kendi düşüncelerime dalmışım; bir yıl ise Japon edebiyatına dadanmışım, kule gibi üst üste duruyor. Mesela 2020 devrilecek neredeyse, ama 2021 işçi blokları kıvamında az katlı; 2023, belli ki müteahhit paraları alıp kaçmış, tek bir villa kıvamında duruyor birkaç boynu bükük roman. Bir bakmışım diğer bir yıl konuştuklarım, paylaştıklarım, sohbetlerim duruyor üst üste; başka bir yıl kendi kendime konuşmalarım sadece.

Çok keyifli bir görüntüydü, ilginç bir görüntüydü. İşte tam da bu görüntü bu yazıya sürükledi beni.

Bir de, okumadıklarım hala boy sırasında tabii, yayınevine göre dizili, ama yakın zamanda okuyayım, dediklerim bir düzene, önceliğe sahip olmaksızın duruyor. Belki bunların hepsini ittirip en arkadan bir kitap çekeceğim, belki biri bir kitap önerecek gidip yeni bir kitap alıp veya sipariş edip onu okuyacağım. Bu kadar da bilinmezlik olsun zaten hayatımızda, yoksa tadı kaçar.

Ve işte, böyle başladık bir şeyler karalamaya. Bir sonra ne yazarım, ne zaman yazarım, kim okur, ne zaman okur hepsinden bağımsız notlarım şöyledir:

Sesli kitaplar ve günlük hayatımızdaki yerlerine dair, bununla bağlantılı olarak Rus Edebiyatı çevirilerinde İngilizcesi ile Türkçesini yan yana koyuncaki şaşkınlığıma dair bir şeyler yazmak isterim.

Tabii ki ister kitabı olsun, ister olmasın, muhtemelen yakın zamanda izlediğim bir filmle ilgili de bir şeyler karalarım kesin.

Biraz da, kitap kulüpleri, kitaplar üzerine konuşma, paylaşma, önerme, önerilme, tesadüflere dair bir şeyler.

Bir de, belki zaman içerisinde iki resim, bir şey eklerim yukarıya. Ama şimdilik değil, şimdi değil.

Şimdilik bu kadar, görüşmek üzere, kendinize iyi bakın.

Selim Cambazoğlu

Mart 2026

Şair Nedim - Ankara




Kitaplığınızı En Son Ne Zaman Düzenlediniz?

Selamlar, İlginç bir soru ile başlayalım. Kitaplığınızı en son ne zaman düzenlediniz? Bir kısmınız diyecek ki "hiçbir zaman, öyle üst ü...