Olmak ya da olmamak, işte bütün mesele bu:
Olmak ya da olmamak, işte bütün mesele bu:
Olmak ya da olmamak, işte bütün mesele bu:
Olmak ya da olmamak, işte bütün mesele bu:
Olmak ya da olmamak, işte bütün mesele bu:
Olmak ya da olmamak, işte bütün mesele bu:
Olmak ya da olmamak, işte bütün mesele bu:
İşte, William Shakespeare'in 1600'lerin en başında yazdığı Hamnet oyununun Perde 3, Sahne 1'inde Hamlet'in meşhur iç konuşmasının ilk dizesi. Her bir farklı kelimeye yapılan vurgu ile, hem İngilizce'de hem Türkçe'de insanın içinde başka bir hissiyat uyandırabilen bir satır. Doğrusu ben her zaman "işte"de olduğunu düşünürdüm vurgunun, ve hatta "Olmak"ta da bir yükseliş hayal ederdim nedense.
Bununla ilgili, BBC2'de yayınlanan Shakespeare Live! kapsamında birçok ünlü aktörün ve en sonunda da o dönem Prens olan şimdiki Kral Charles'ın sahneye çıkarak o meşhur dizeyi farklı vurgularla söylediği çok keyifli bir video da mevcut. Bağlantıyı aşağıya bırakıyorum.*
İşte hem bu meşhur dizeyi, hem de vurguyu düşündüğümde, "Uyarlamak ya da uyarlamamak, işte bütün mesele bu" her iki açıdan da çok yerinde "Hamnet" için.
Hamnet, 2020 yılında Maggie O'Farrell'ın yazdığı kurgusal roman [1, 2] ve 2025 yılında Chloé Zhao'nun yönettiği 'En İyi Film' de dahil sekiz dalda Oscar'a aday olan film. Bu adaylıklardan 'En İyi Kadın Oyuncu' dalında Jessie Buckley ödülün sahibi oldu. Filmin diğer adaylıklarından biri de 'En İyi Uyarlama Senaryo' dalındaydı. Genellikle kitaplardan veya kısa hikayelerden uyarlanan filmlerde nadir olan bir şey söz konusu Hamnet için; senaryo Chloé Zhao ve Maggie O'Farrell'a ait, yani kitabın yazarı doğrudan senaryonun da yazarı.
Bu konuda küçük bir detay; senaryo yazarlarının listelenmesinde, Türkçe'de olmayan "ve" işareti "&" de kullanılır ve "ve" olarak da yazılır filmlerin başında. Bir vakit bunu merak ettiğimde, "ve" ile yazıldığında yazarların birbirlerinden bağımsız çalıştığı ve "&" ile yazıldığında yazarların işbirliği içerisinde, birlikte çalıştığı anlamına geldiğini öğrenmiştim. Bu da aslında "Hamnet" için önem teşkil ediyor, çünkü hem filmin yönetmeni, yani görsel vizyonun sahibi, hem de kitabın yazarı yani yazısal vizyonun sahibi iki kişi birlikte tek bir vizyon ile kitabı beyaz perdeye uyarlıyorlar.
İşte bu yüzden, "Uyarlamak ya da uyarlamamak" önemli, çünkü uyarlayan da uyarlamayan da asıl eserin sahibi. Tabii ki, daha önce de bahsettiğim üzere, bir kitabı filme birebir uyarlamak imkansız, hatta bazen de gereksiz. Bu yazıda, uyarlanan bu filmde neyin önemli olduğu, neye odaklanıldığı, kitaptan perdeye geçilirken senaristlerin aldığı kararlar, bunların hikayeye etkilerine değinmeye çalışacağım.
Öncesinde kısa bir not, hem kitap, hem de film, Shakespeare'in de oyunlarının hemen hemen tamamında kullandığı beş perdelik yapıya sahip. Bu açıdan, genellikle Hollywood filmlerinde görülen üç perdelik yapıdan farklılığını da ortaya koyuyor. Ancak bunun detayları başka bir günün konusu, John Yorke [3], Syd Field [4, 5] ve diğerlerinden örnekler ile üzerinde duracağımız bir konu, dersimi yeterince çalıştığımda.
Yazının bu kısmından itibaren hem kitap, hem de film ile ilgili detaylara girip, karşılaştırmalar yapıp, farklılıklardan bahsedeceğim. Dolayısıyla, eğer ki filmi izleyip kitabı okumak istiyorsanız ya da kitabı okumuş ve filmi izlemek istiyorsanız, yazının devamında keyfinizi kaçıracak detaylar mevcut, uyarmadı demeyin.
Öncelikle bir konuya değinmekte fayda var, kitapta William Shakespeare'in ismi hiç geçmiyor ve filmde de sadece son sahnelerde geçiyor. Ama senaryoya bakıldığında, senaryonun her zaman parçası. Shakespeare karakteri (Paul Mescal), Latince Öğretmeni, Oğul, Koca, Baba, Kardeş, Oyun Yazarı ve diğer birkaç isimle daha anılıyor. Hatta kitapta bu durumun sanki altı çizilircesine, küçük bir çocuk Baba'ya mektubu getirdiğinde "adının yaklaşık bir halini söyleyerek mektubu getirdi" benzeri bir şekilde, isim kesinlikle kağıda aktarılmadan geçiştiriliyor. Bu durumda tabii ki bir kasıt söz konusu, hem kitap ile filmin ana konusunun Shakespeare olmaması, hem de O'Farrell'ın belki de Shakespeare'in adını kullanırsa ana konudan sapacağını düşünmüş olması. Ana konu da çok net, kayıp ve yas. Özellikle, anne, sonrasında Baba odaklı, ancak tüm aileyi etkilediğini çok net ortaya koyan, yas, ana konu.
Kitap ile film arasında yapısal olarak en net fark, filmin doğrusal bir zaman akışına sahip olması, ancak iki kısımdan oluşan kitabın hikayeyi, ikinci kısma gelene kadar, yani Hamnet'in ölümünden sonraya kadar her bir bölümün, zamanda atlamalar yapılarak anlatması. Kitapta bir bölüm öncelikli olarak Agnes ve Baba'nın geçmişini anlatırken bir bölüm hastalık sürecini, yani neredeyse bir ila iki günlük bir süreyi anlatıyor. Her iki anlatı da kendi içinde doğrusal, ancak geçişli. Bu da, kitaptaki akışta okuyucuda "acaba ne olacak" heyecanını uyandırıyor sürekli o meşum güne dönerek. İkinci kısma gelindiğinde ise, bölüm ayrımı yok bile, ancak farklı karakterlerin gözünden yas sürecini okuyoruz.
Bu noktada, karakterlerden bahsedebiliriz, filmde, kitaptaki derinliğe girilmiyor, Agnes, Baba, Hamnet, biraz Baba'nın babası John (David Wilmot) ile annesi Mary (Emily Watson) ile Agnes'in kardeşi Bartholomew (Joe Alwyn) odakta kalıyor, çok az da tabii ki diğer ikiz Judith ve ilk çocukları Susanna; diğer karakterlerin hem ölüm öncesi hem de sonrası detayına girilmiyor.
Bu farkların başında Susanna ile Judith'in Hamnet'in ölümü sonrasındaki süreci öne çıkıyor kitapta, ancak filmde neredeyse hiç yer bulamıyor. Bunun temel nedeni ise, senaryo yazarlarının tercihi, Anne Agnes'a odaklanmak istemeleri ve izleyicinin takip etmesini zorlaştıracak, kitapta verildiği gibi karakteri geçmişlerinin detayı verebilecek kadar süre ayırmak istememeleri bu yan karakterlere. Diğer bir deyişle, tanıtamayıp önümüze atmıyorlar karakterleri, neredeyse tamamen göz ardı ediyorlar hikayelerini, süreçlerini.
Karakterlere dair bir diğer örnek ise, Baba'nın babası John ile olan ilişkisinin nispeten kısıtlı geçilmesi, John'un hikayesinin üzerinde durulmayışı ve hatta Hamnet'in alnındaki yaranın bile filmin başında Baba'ya verilerek büyükbaba ile torun arasındaki şiddet sahnesinin filme dahil bile edilmemesi. Diğer bir deyişle, John'un rolu çok azaltılıyor filmde.
Benzer bir şekilde, Agnes'in anne ve babası ile üvey annesi ile olan ilişkisine neredeyse hiç değinilmiyor filmde. Baba'nın kızkardeşi Elise ve küçük yaşta hıyarcıklı (bubonic) vebaya kaybettikleri kardeşleri Anne'den neredeyse hiç bahsedilmiyor. Anneleri Mary'nin son gece Susanna'ya kendi çocuklarından bahsettiği monoloğu ile kitapta Judith'in hastalanmasından sonraki bir anlatı ile neredeyse birebir olan "Verilen can her an geri alınabilir." sahnesi dışında hiç bahsedilmiyor.
Bunlar hep yapılan seçimlerden ibaret, kitaptan senaryoya, oradan da filme aktarılırkenki seçimler. Sir Arthur Quiller-Couch'un da dediği gibi "öldürün sevgililerinizi" [6] ve Stephen King'in 'On Writing" (2000) (Yazma Sanatı, 2007) [7, 8] kitabında bu cümleye atıfta bulunarak yazdığı üzere; akışı dengelemek ve ayarlamak için "öldürün sevgililerinizi, o ben merkezcil yazarcık kalbinizi kıracak olsa dahi, öldürün sevgililerinizi". Yani, eğer ki hikayeye, akışa bir katkısı yoksa, çıkarın o bölümü, atın o karakteri. İşte Chloé Zhao ve Maggie O'Farrell birlikte O'Farrell'ın sevgililerini öldürüyorlar. Doğru da yapıyorlar.
Birkaç husus var, çok kısa geçildiği veya ben tam odaklanamadığım için filmde tam yakalayamadığım. Birincisi, hıyarcıklı veba olduğunu tam net anlayamamıştım ne yazık ki. İkincisi, Baba'nın hızla evine dönmeye karar vermesi öncesi izlediği tiyatro oyununu, evet hissiyat olarak uğursuz olduğu aşikar olmakla birlikte, kitapta on sayfa ayrılan 'pirenin yolculuğunu' yani 'vebanın yolculuğunu' tam anlayamamıştım. Evet, ölümün simgelendiğini anlıyorum, ama hemen öncesindeki evin kapısından çıkan veba doktorlarını gözden kaçırırsanız, bu tiyatro oyunu da, huzursuz edici, habis bir his olarak etki ediyor, o kadar. Ancak kitapta 'pirenin yolculuğu' neredeyse Edgar Wright veya biraz da Guy Ritchie tarzında uzun uzun anlatılıyor. İşte yönetmen ve seçim farkı bir defa daha. Wright olsa, kesin hızlı hızlı geçişlerle o pirenin yolculuğunu bir dakikada anlatırdı, hatta üstüne mektubun yolculuğunu da ekler, bağlardı sahneleri. Zhao ise, sembolizm ile, gölge tiyatrosuyla anlatıyor bize bunu, bir yandan sade bir müzik eşlik ediyor, çok sonra aynı iki müzisyen ile en son tiyatro sahnesinde de karşımıza çıkacak bir müzik.
Benzerlik ve farklılık açısından son birkaç konuya daha değinmek istiyorum, sonra da toparlıyoruz yavaş yavaş.
Bunlardan ilki, filmin ve kitabın en önemli sahnesi olan Hamnet'in ölüm sahnesi. Burada harika bir görsellik söz konusu, çünkü kitapta Eliza, Hamnet'in ölüm süreci esnasında aklından şunları geçiriyor:
"Ölümü 'kayıp gitmek' veya 'huzurlu' olarak tanımlayanlar birinin öldüğünü hiç görmeyenlerdir. Ölüm acımasızdır, ölüm bir mücadeledir. Vücut, bir sarmaşığın duvara tutunduğu gibi yaşama tutunur ve kolay bırakmaz, bu tutuşu savaş vermeden koyvermez."
Bu bölüm Hamnet'in son anları ve elinin kasılmasına kadar olan sürecin özetidir aslında ve filme harika bir görüş ile aktarılmıştır.
Sahnenin sonunu, üçlü olarak, yani bu sefer kitap, senaryo ve film üçlüsü arasında karşılaştırdığımızda ise, Chloé Zhao'nun üstün başarısını bir defa daha görüyoruz. Zhao, The Hollywood Reporter'ın 2026'da yaptığı Yönetmenler Yuvarlak Masası röportajında**; oyuncuları ile prova yapmadığını, onları karakterlerinin düşüncelerine girmeye yönlendirdiğini ve karakterleri ile vücut bulmaları için rahat etmelerini sağladığından bahsediyor. Sınırların, kabın sınırlarının nerede olduğunu gösterdiğini, bu kap içerisinde nereye gidebileceklerini ve bu kap yeterince güçlü olursa suyun çok derinlere inebileceğini anlatılıyor ve bu kabın, sadece ve sadece tamamen somutlaştırılarak vücut bulması halinde, gerçekten güçlü ve güvenilir olduğuna değiniyor.
Bu sahnede de, Jessie Buckley ile birlikte bunu yaptığı çok açık ortada. Açıkçası, sahneyi izlediğimde bir anlığına nefesimin kesildiğini, soluk alışımın teklediğini hatırlıyorum ve filmden çıktıktan sonra "Eveet, diğer adaylara katıldıkları için teşekkür ederiz, ancak Jessie Buckley'e o üç-dört dakikalık sekans sonrası Oscar'ı veriyoruz" dedim, diğer filmleri daha izlememiş olmama rağmen.
Anne Agnes'ın son çabaları kitapta, senaryoda ve filmde hemen hemen birebir şekilde anlatılıyor. Ancak en sonu, Agnes'ın çığlığı, her üçünde de farklı. Kitapta ve senaryoda yok bile, çığlık kitapta sonradan, gece eve döndüğünde Baba'dan geliyor. Kitapta sahne şu şekilde sonlanıyor:
"Bir anda Hamnet titremeyi keser ve odaya derin bir sessizlik çöker. Vücudu bir anda hareketsiz kalır, bakışları sanki çok yukarısındaki bir şeye kilitlenmiştir. ... Son nefesini alır, verir.
Sonrası sessizlik, durgunluk. O kadar."
Senaryoda da bu anlatım birebir yer almakta. Ancak filmde Agnes'ın çığlığı bu sessizliği yırtıyor. Hatta korodan ibaret ilahi müzik bile susmuşken, Jessie Buckley, Agnes'in kalbine saplanan hançeri hepimizin kalbine saplıyor.
Tekrar etmek isterim, işte bu Zhao'nun başarısıdır.
Kitapta o çığlık, ilk başta Judith'in hayatta olduğuna sevinen, daha sonra etrafına bakıp, Hamnet'i göremeyip, taşın üzerindeki sureti fark ettiğinde, Baba'nın ağzından çıkıyor. Kitapta o sahne şöyle anlatılıyor:
"Koca'dan çıkan ses, boğazı tıkanmış ve boğulan, çok büyük bir yük altında kalan bir hayvanın çıkarmaya zorlandığı sese benziyor. Bu bir inanamamazlık, bir ıstırap gürültüsü. Agnes bu sesi asla unutmayacak. Yaşamının sonunda, kocası yıllar önce ölmüş olduğunda bile, bu sesin aynı tınısını ve yüksekliğini hatırlayabiliyor olacak."
İşte, senaryo, daha birçok yerde de yaptığı gibi, iki sahneyi birleştiriyor. Baba'nın veya Hamnet'in kaşı, Baba'nın Londraya giderken Hamnet'ten veya Agnes'ten geri geri uzaklaşması, bunlardan diğer birkaçı.
En son perdeye geldiğimizde ise, Hamlet oyununu yazarkenki Baba'nın, yas sürecini oyuna aktarışı kitapta çok net yer almıyor. Yas süreçleri farklı karakterlerin gözünden, özellikle ikizi Judith'in gözünden farklı farklı işleniyor kitapta, ancak Hamlet oyunu filmde bulduğu kadar yer bulmuyor. Aynı şekilde, filmde yaklaşık on sekiz dakika boyunca oyunu ve Baba ile Agnes'ın tepkilerini izliyoruz. Kitapta ise, sadece Agnes'in oyuna gittiğini ve Baba'nın Hamlet'i, Hamlet'in hayalet babasını neden oyuna kattığını, Hamnet'i bu şekilde yaşatmaya devam etmeye çalıştığını ve oğlunun kayıp ruhunu yıllar sonra nihayet bulduğunu okuyoruz sadece son altı sayfada.
Ve son olarak, müzikler, kesinlikle daha detaylı ve başka bir günün konusu ama, Hamnet'e özel bahsetmeden geçmemek gerekiyor. Filmin müziklerini Max Richter yapmış ve en son sahnede filme özel değil, daha önce bestelediği "On the Nature of Daylight" eserini duyuyoruz.
Ve işte, bir kez daha, ve son olarak, Zhao'nun görseli, Zhao ile O'Farrell'ın yazısı ile Richter'in işitseli bir araya geliyor. Filmin başından bu yana bize eşlik eden müzik, bu son sahnedeki tek ses olarak bizi siyah ekrana, jeneriğe doğru alıp götürüyor son bir replikle birlikte "Sonrası sessizlik," ve kitapta ise son cümle karşılıyor bizi "Beni hatırla," Hamnet'in son bir geriye bakışıyla eşlenik.
Koltuğunuzda hareketsiz kalıyor, kendinizi yazıları okurken, daha doğrusu okuyamazken, müziği dinlerken buluyorsunuz. Belki balkondan bir ağlama sesi geliyor, belki arka koltuğunuzdan bir hıçkırık, eğer sinemadaysanız. Ne yapacağınızı tam bilemeden öylece oturuyorsunuz. Yanınızdaysa sevdiğinize sarılıyorsunuz, değilse, sarılmak istiyorsunuz ilk fırsatta. Ancak bir süre sonra, derin bir nefes alıyor, gözlerinizi kapatıp yavaşça açıyorsunuz ve "Peki" diyorsunuz, "Peki ..." Hemen değil, ancak bir süre sonra gücünüzü toplayabiliyor ve yerinizden kalkıyorsunuz. Ve benzeri.
Ve işte, biz de böylelikle bir yazının daha sonuna geliyoruz. Sizi Vivaldi'nin mevsimlerini de harika bir şekilde yeniden yorumlayan Max Richter'in "On the Nature of Daylight"ı ile başbaşa bırakıyorum.
Bir dahaki yazıda görüşünceye değin, kendinize iyi bakın,
İyi seyirler, iyi okumalar ve bu sefer, iyi dinlemeler ayrıca.
Selim Cambazoğlu
Nisan 2026
Şair Nedim - Ankara
* BBC2'nin Shakespeare Live! Hamlet'in İç Konuşması
** THR Yönetmenler Yuvarlak Masası - 2026
1. O'Farrell, M. (2020). Hamnet. Tinder Press.
2. O'Farrell, M. (2022). Hamnet. Domingo Yayıncılık, Çeviri: Kıvanç Güney.
3. Yorke, J. (2013). Into the Woods: How stories work and why we tell them. Penguin UK.
4. Field, S. (1979). Screenplay: The foundations of screenwriting (1st ed.). Dell Publishing Company.
5. Field, S. (2013). Senaryo: Senaryo yazımının temelleri. Alfa Basım Yayım Dağıtım. Çeviri: Şerif Erol.
6. Quiller-Couch, A. (1916). On the art of writing. Cambridge University Press.
7. King, S. (2000). On writing: A memoir of the craft. Scribner.
8. King, S. (2007). Yazma sanatı (P. Öcal, Çev.). Altın Kitaplar.

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder