Ankara'nın ve tüm Türkiye'nin sularının sertlik seviyesi; bu ne kadar da önemli bir bilgi! Bir dönem, muhtemelen 90'larda, İzmir'in sertlik seviyesi en yüksek illerden biri olduğunu hatırlıyorum. Bu çok önemli bir bilgi. Aynı, Domestos'un kullanım şeklinin çok önemli olduğu gibi. 'Dikkat, Çocukların Erişemeyeceği Yerde Saklayın' peki. Ama eriştim işte. Neyse, içmediğim sürece birşey olmaz, o kadar da şuursuz değiliz herhalde. En azından 90'lardaki biz böyle diyorduk. Şimdi, ne olur ne olmaz, daha bir cam fanus içerisinde herkes, herkesin çocuğu. O zamanlar, akşamüstü sokağa salarlardı bizi, sonra, ancak güneş batmaya başlayınca eve dönerdik. Bu yaşa geldiğimize göre, başımıza bir şey gelmedi. Belki bizi uzaktan izliyorlardı, onu bilemiyorum tabii. Ben olsam, bana o kadar güvenmezdim, izlerdim açıkçası.
Ama konuyu dağıtmayalım. Calgon, Omo, Yumuş, Domestos, Pantene, Dove, İpana, bunlar çok daha mühim meseleler, nasıl kullanılacakları, nasıl saklanacakları, hangilerinin "okulda temizlik" kampanyasına destek verdiği, hangisi on diş hekiminden dokuzunun önerdiği.
Bunlar hep, homo-erectus'u unutmuşçasına kamburumuzu çıkartarak oturduğumuz, daha da önemlisi, o küçücük ekrana bakarken geçirdiğimiz vakitler ve en alakalı olarak da, tuvalette oynadığımız Candy Crush'lar, aynı seviyede kaldığımız ve ilerlediğimiz için bacaklarımız uyuşuncaya kadar oynadığımız Subway Surfer'lar veya başka ne varsa bu aralar, siz bu yazıyı okurken, popüler. Hatta süreci tamamlayıp ayağa kalkarken çamaşır makinasına tutunarak sağ ayağın hissinin geri gelmesini bekleyişimiz. Yani, kısa lafın uzunu, elimizde cep telefonu ile tuvalete girişimiz. Hatta bir süre sonra ev ahalisinin "ne oldu, klozete mi düştün?" sorusuna maruz kalışımız elimizde avuç içi (veya biraz daha büyük) cihazla öylece oturup kalmışken.
On yıl kadar önce Youtube'da izlediğim bir video vardı, Simon Sinek'in Milenyum nesli ile ilgili bir konuşmasıydı. Özellikle cep telefonu, sosyal medya ve bağımlılık ile ilgili kısımları aklımda kalmış. Hatta, bağımlılığın, örneğin alkol tüketiminin, özellikle ergenlikte tanışılan bir unsur olması halinde çok daha kolay bağımlılığa dönüşebileceğinin örneğini halen veririm, bu videodan alıntılayarak. Veya, bir toplantıda ya da akşam yemeğinde, masanın üzerinde telefonun durmasının, masadaki diğer kişilere "aslında siz benim için o kadar da önemli değilsiniz" mesajını bilinç altından da olsa verdiğinin alıntısını da. İşte bu konuşmasında Simon Sinek, sosyal medya ve dopaminden, yani kumar, sigara, alkol gibi bağımlılıkların temelini teşkil eden kimyasaldan bahseder.
Özellikle son zamanlarda ayrıca dikkatimi çekmeye başladı; algıda seçicilik muhtemelen, ama, özellikle toplu taşımada, ister sesi kısık ya da kulaklıkta olsun, ya da ister, ve çok daha korkuncu, sesi dışarıda olsun, yaştan neredeyse bağımsız olarak, bir çok kişinin telefonuna baktığı, telefonuna odaklandığı, sanırım özellikle instagram veya diğer sosyal medya olsun, ya da çeşitli oyunlar, telefonlarının içine düştüğünü fark ettim. Aynı evde de çoğumuzun, 'klozete düştüğü' gibi.
Güzel veya ilginç veya farklı veya garip veya bildiğimizin dışında şeylerin o avuç boyutunda ekranın dışında, 4K değil, azami çözünürlükte çevremizde olduğunu unutmuş durumdayız sanki. Yine aynı konuşmasında Simon Sinek özetle, 'akşam yemeğinde karşınızdaki tuvalete gittiğinde, ilk iş telefonumuza bakarız. Ancak bakmazsak, çevremize bakarsak, telefonun verdiği o sürekli bakma, etkileşim halinde olma durumunu ortadan kaldırırsak, işte o zaman aklımıza yeni fikirler gelir. Çünkü o anda zihnimiz oraya buraya gezinir.' der. Aynı şekilde, Stephen King 'Yazma Sanatı' kitabında fikirler ile ilgili:
"… iyi hikaye fikirleri kelimenin tam anlamıyla, tepeden inme, hiçliğin ortasından süzülüp gelir size: birbiri ile ilişkisi olmayan daha önceki iki fikir bir araya gelir ve parlak güneşin altında yeni bir şeye dönüşür. Sizin işiniz bu fikirleri bulmak değil, ortaya çıktıklarında bunların farkına varmaktır.”
ve
“Eğer münkünse, yazı yazdığınız odada telefon, ve kesinlikle vaktinizi öldürebileceğiniz televizyon veya bilgisayar oyunları olmaması gerekir. … Yazarların tamamı, ancak özellikle de yeni başlayan yazarlar için, dikkatinizi dağıtacak her tür şeyi ortadan kaldırmanız akıllıca olacaktır.” diye yazar [1, 2].
Her ne kadar King bunları yazarlık ve yazma üzerine söylüyor olsa da, bu her türlü düşünce süreci için geçerli. Dolayısıyla, diğer bir deyişle, daha mı az düşünüyoruz artık dolmuşta giderken. Yoksa, kendimizle başbaşa kalmamak için mi bakıyoruz avuç içimize, sanki "falına baakiyim mi be ya" dermişçesine. Ne görmek istiyoruz orada, ya da, görmek istediğimizi mi görüyoruz, yoksa bizim görmemiz isteneni mi? Ama bu başka bir günün konusu. Dolayısıyla, dikkatimizi dağıtan, odağımızı çalan telefonu kaldırsak denklemden, bakalım nasıl oluyor. Ama, belki ben kafayı daha sık kaldırdığımdandır, sanki son zamanlarda kitap okuyan da oluyor metroda, değil mi? Sizde bir bakın bakalım, nasıl durumlar toplu taşımada.
Sonuçta, nereden geldik, neden geldik buraya, tabii ki tuvaletten; ee aklımız ya kaçarken ya sıçarken başımıza geliyor. Peki tam olarak nereden geldik, geçenlerde çamaşır makinasının üstünü toparlayıp, temizleyip, üstüne iki tane dergi koyduğumda, ışığın yetersiz olduğunu fark etmemden geldik aslında. Özetle, ben bu eve taşınalı on yılı geçti, tuvalette iki ışık var, biri aynanın üstünde, biri de tavanda. Ama tavandaki duyun paslı olduğunu gördüğüm, yani taşındığım günden beri, oraya ampul takmadım. Sigorta atmasın, bir sıkıntı çıkmasın diye. Yani diğer bir deyişle, on yıldır tuvalette ne bir gazete, ne bir çizgi roman, ne bir karikatür dergisi, ne bir kültür sanat dergisi, ne Atlas, ne Şamdan, hiçbir şeyi okumak için ekstra çaba sarf etmemişim. Demek ki, çoğunlukla cep telefonuyla girmişim içeri uzun sürecek işler için. Kibarlık yapmanın alemi yok, King'in de dediği gibi, sıçarken hep ekrana bakmışım, hemen hemen. Evet, kitapla girdiğimi hatırlıyorum nadiren de olsa, ama iki önceki evimdeki gibi, çamaşır makinasının üzerinde dergi yığını olmadı hiç, kirli sepetinin kapağının üstünde gazeteler durmadı, ve ya ayrıca bir hasır sepet olmadı bu tuvaletimde. İşte bunu fark ettim geçen gün. Hatta, işte, o hasır sepet, o dergi ve ya gazete yığını olmadığı zamanlarda hangi ilin suyu daha kireçli konusuna hakim bir neslin mensubu olarak, çok ayıpladım kendimi.
Yakın zamanda misafirliğe giderseniz bir arkadaşınıza, eğer ki araba veya taksiyle değil de toplu taşımayla giderseniz, önce otobüste, dolmuşta, metro, vapur veya tramvayda, etrafınıza bakının. Nasıl da homo-erectus'u utandırırcasına kamburumuz çıkmış, fal bakarcasına avuç içinde telefonlara bakıyoruz çoğunlukla. Sonra da, bir şekilde denk gelir de ellerinizi yıkamaya veya tuvalete giderseniz, kirli sepetinin, çamaşır makinasının üstüne bakın, bir dergi, gazete duruyor mu? Eğer yoksa ve işiniz uzunsa, en kötü ihtimalle el sabununun içeriğini okursunuz, ne yapalım.
Ama size şunu söyleyeyim, bence 90'larda İzmir'in suyu daha kireçliydi ve Ankara'nınki kırmızı değil sarıydı. Sizde bir bakın bakalım nasılmış kireçlilik oranları, veya otobüsteki çevrenizdekiler ne yapıyormuş, ya da restorandakiler, kafedekiler nasıl bakışıyorlar, oturuyorlar.
Tekrar görüşünceye değin,
Kendinize iyi bakın,
İyi okumalar,
Selim Cambazoğlu
Mayıs 2026
Şair Nedim - Ankara
Simon Sinek'in 2016 yılında InsideQuest'te Tom Bilyeu ile yaptığı konuşmadan, Milenyum Nesli ve Çalışma Ortamı ile ilgili kısmın alıntısı:
1. King, S. (2000). On writing: A memoir of the craft. Scribner.
2. King, S. (2007). Yazma sanatı (P. Öcal, Çev.). Altın Kitaplar.


Hiç yorum yok:
Yorum Gönder