film etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
film etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

21 Nisan 2026 Salı

Uyarlamak ya da Uyarlamamak, İşte Bütün Mesele Bu

Olmak ya da olmamak, işte bütün mesele bu:

Olmak ya da olmamak, işte bütün mesele bu:

Olmak ya da olmamak, işte bütün mesele bu:

Olmak ya da olmamak, işte bütün mesele bu:

Olmak ya da olmamak, işte bütün mesele bu:

Olmak ya da olmamak, işte bütün mesele bu:

Olmak ya da olmamak, işte bütün mesele bu:

İşte, William Shakespeare'in 1600'lerin en başında yazdığı Hamnet oyununun Perde 3, Sahne 1'inde Hamlet'in meşhur iç konuşmasının ilk dizesi. Her bir farklı kelimeye yapılan vurgu ile, hem İngilizce'de hem Türkçe'de insanın içinde başka bir hissiyat uyandırabilen bir satır. Doğrusu ben her zaman "işte"de olduğunu düşünürdüm vurgunun, ve hatta "Olmak"ta da bir yükseliş hayal ederdim nedense.

Bununla ilgili, BBC2'de yayınlanan Shakespeare Live! kapsamında birçok ünlü aktörün ve en sonunda da o dönem Prens olan şimdiki Kral Charles'ın sahneye çıkarak o meşhur dizeyi farklı vurgularla söylediği çok keyifli bir video da mevcut. Bağlantıyı aşağıya bırakıyorum.*

İşte hem bu meşhur dizeyi, hem de vurguyu düşündüğümde, "Uyarlamak ya da uyarlamamak, işte bütün mesele bu" her iki açıdan da çok yerinde "Hamnet" için.

Hamnet, 2020 yılında Maggie O'Farrell'ın yazdığı kurgusal roman [1, 2] ve 2025 yılında Chloé Zhao'nun yönettiği 'En İyi Film' de dahil sekiz dalda Oscar'a aday olan film. Bu adaylıklardan 'En İyi Kadın Oyuncu' dalında Jessie Buckley ödülün sahibi oldu. Filmin diğer adaylıklarından biri de 'En İyi Uyarlama Senaryo' dalındaydı. Genellikle kitaplardan veya kısa hikayelerden uyarlanan filmlerde nadir olan bir şey söz konusu Hamnet için; senaryo Chloé Zhao ve Maggie O'Farrell'a ait, yani kitabın yazarı doğrudan senaryonun da yazarı.

Maggie O'Farrell, Hamnet (Çeviri: Kıvanç Güney, 2022).

Bu konuda küçük bir detay; senaryo yazarlarının listelenmesinde, Türkçe'de olmayan "ve" işareti "&" de kullanılır ve "ve" olarak da yazılır filmlerin başında. Bir vakit bunu merak ettiğimde, "ve" ile yazıldığında yazarların birbirlerinden bağımsız çalıştığı ve "&" ile yazıldığında yazarların işbirliği içerisinde, birlikte çalıştığı anlamına geldiğini öğrenmiştim. Bu da aslında "Hamnet" için önem teşkil ediyor, çünkü hem filmin yönetmeni, yani görsel vizyonun sahibi, hem de kitabın yazarı yani yazısal vizyonun sahibi iki kişi birlikte tek bir vizyon ile kitabı beyaz perdeye uyarlıyorlar.

İşte bu yüzden, "Uyarlamak ya da uyarlamamak" önemli, çünkü uyarlayan da uyarlamayan da asıl eserin sahibi. Tabii ki, daha önce de bahsettiğim üzere, bir kitabı filme birebir uyarlamak imkansız, hatta bazen de gereksiz. Bu yazıda, uyarlanan bu filmde neyin önemli olduğu, neye odaklanıldığı, kitaptan perdeye geçilirken senaristlerin aldığı kararlar, bunların hikayeye etkilerine değinmeye çalışacağım.

Öncesinde kısa bir not, hem kitap, hem de film, Shakespeare'in de oyunlarının hemen hemen tamamında kullandığı beş perdelik yapıya sahip. Bu açıdan, genellikle Hollywood filmlerinde görülen üç perdelik yapıdan farklılığını da ortaya koyuyor. Ancak bunun detayları başka bir günün konusu, John Yorke [3], Syd Field [4, 5] ve diğerlerinden örnekler ile üzerinde duracağımız bir konu, dersimi yeterince çalıştığımda.

Yazının bu kısmından itibaren hem kitap, hem de film ile ilgili detaylara girip, karşılaştırmalar yapıp, farklılıklardan bahsedeceğim. Dolayısıyla, eğer ki filmi izleyip kitabı okumak istiyorsanız ya da kitabı okumuş ve filmi izlemek istiyorsanız, yazının devamında keyfinizi kaçıracak detaylar mevcut, uyarmadı demeyin.


Öncelikle bir konuya değinmekte fayda var, kitapta William Shakespeare'in ismi hiç geçmiyor ve filmde de sadece son sahnelerde geçiyor. Ama senaryoya bakıldığında, senaryonun her zaman parçası. Shakespeare karakteri (Paul Mescal), Latince Öğretmeni, Oğul, Koca, Baba, Kardeş, Oyun Yazarı ve diğer birkaç isimle daha anılıyor. Hatta kitapta bu durumun sanki altı çizilircesine, küçük bir çocuk Baba'ya mektubu getirdiğinde "adının yaklaşık bir halini söyleyerek mektubu getirdi" benzeri bir şekilde, isim kesinlikle kağıda aktarılmadan geçiştiriliyor. Bu durumda tabii ki bir kasıt söz konusu, hem kitap ile filmin ana konusunun Shakespeare olmaması, hem de O'Farrell'ın belki de Shakespeare'in adını kullanırsa ana konudan sapacağını düşünmüş olması. Ana konu da çok net, kayıp ve yas. Özellikle, anne, sonrasında Baba odaklı, ancak tüm aileyi etkilediğini çok net ortaya koyan, yas, ana konu.

Kitap ile film arasında yapısal olarak en net fark, filmin doğrusal bir zaman akışına sahip olması, ancak iki kısımdan oluşan kitabın hikayeyi, ikinci kısma gelene kadar, yani Hamnet'in ölümünden sonraya kadar her bir bölümün, zamanda atlamalar yapılarak anlatması. Kitapta bir bölüm öncelikli olarak Agnes ve Baba'nın geçmişini anlatırken bir bölüm hastalık sürecini, yani neredeyse bir ila iki günlük bir süreyi anlatıyor. Her iki anlatı da kendi içinde doğrusal, ancak geçişli. Bu da, kitaptaki akışta okuyucuda "acaba ne olacak" heyecanını uyandırıyor sürekli o meşum güne dönerek. İkinci kısma gelindiğinde ise, bölüm ayrımı yok bile, ancak farklı karakterlerin gözünden yas sürecini okuyoruz.

Bu noktada, karakterlerden bahsedebiliriz, filmde, kitaptaki derinliğe girilmiyor, Agnes, Baba, Hamnet, biraz Baba'nın babası John (David Wilmot) ile annesi Mary (Emily Watson) ile Agnes'in kardeşi Bartholomew (Joe Alwyn) odakta kalıyor, çok az da tabii ki diğer ikiz Judith ve ilk çocukları Susanna; diğer karakterlerin hem ölüm öncesi hem de sonrası detayına girilmiyor.

Bu farkların başında Susanna ile Judith'in Hamnet'in ölümü sonrasındaki süreci öne çıkıyor kitapta, ancak filmde neredeyse hiç yer bulamıyor. Bunun temel nedeni ise, senaryo yazarlarının tercihi, Anne Agnes'a odaklanmak istemeleri ve izleyicinin takip etmesini zorlaştıracak, kitapta verildiği gibi karakteri geçmişlerinin detayı verebilecek kadar süre ayırmak istememeleri bu yan karakterlere. Diğer bir deyişle, tanıtamayıp önümüze atmıyorlar karakterleri, neredeyse tamamen göz ardı ediyorlar hikayelerini, süreçlerini.

Karakterlere dair bir diğer örnek ise, Baba'nın babası John ile olan ilişkisinin nispeten kısıtlı geçilmesi, John'un hikayesinin üzerinde durulmayışı ve hatta Hamnet'in alnındaki yaranın bile filmin başında Baba'ya verilerek büyükbaba ile torun arasındaki şiddet sahnesinin filme dahil bile edilmemesi. Diğer bir deyişle, John'un rolu çok azaltılıyor filmde.

Benzer bir şekilde, Agnes'in anne ve babası ile üvey annesi ile olan ilişkisine neredeyse hiç değinilmiyor filmde. Baba'nın kızkardeşi Elise ve küçük yaşta hıyarcıklı (bubonic) vebaya kaybettikleri kardeşleri Anne'den neredeyse hiç bahsedilmiyor. Anneleri Mary'nin son gece Susanna'ya kendi çocuklarından bahsettiği monoloğu ile kitapta Judith'in hastalanmasından sonraki bir anlatı ile neredeyse birebir olan "Verilen can her an geri alınabilir." sahnesi dışında hiç bahsedilmiyor.

Bunlar hep yapılan seçimlerden ibaret, kitaptan senaryoya, oradan da filme aktarılırkenki seçimler. Sir Arthur Quiller-Couch'un da dediği gibi "öldürün sevgililerinizi" [6] ve Stephen King'in 'On Writing" (2000) (Yazma Sanatı, 2007) [7, 8] kitabında bu cümleye atıfta bulunarak yazdığı üzere; akışı dengelemek ve ayarlamak için "öldürün sevgililerinizi, o ben merkezcil yazarcık kalbinizi kıracak olsa dahi, öldürün sevgililerinizi". Yani, eğer ki hikayeye, akışa bir katkısı yoksa, çıkarın o bölümü, atın o karakteri. İşte Chloé Zhao ve Maggie O'Farrell birlikte O'Farrell'ın sevgililerini öldürüyorlar. Doğru da yapıyorlar.

Birkaç husus var, çok kısa geçildiği veya ben tam odaklanamadığım için filmde tam yakalayamadığım. Birincisi, hıyarcıklı veba olduğunu tam net anlayamamıştım ne yazık ki. İkincisi, Baba'nın hızla evine dönmeye karar vermesi öncesi izlediği tiyatro oyununu, evet hissiyat olarak uğursuz olduğu aşikar olmakla birlikte, kitapta on sayfa ayrılan 'pirenin yolculuğunu' yani 'vebanın yolculuğunu' tam anlayamamıştım. Evet, ölümün simgelendiğini anlıyorum, ama hemen öncesindeki evin kapısından çıkan veba doktorlarını gözden kaçırırsanız, bu tiyatro oyunu da, huzursuz edici, habis bir his olarak etki ediyor, o kadar. Ancak kitapta 'pirenin yolculuğu' neredeyse Edgar Wright veya biraz da Guy Ritchie tarzında uzun uzun anlatılıyor. İşte yönetmen ve seçim farkı bir defa daha. Wright olsa, kesin hızlı hızlı geçişlerle o pirenin yolculuğunu bir dakikada anlatırdı, hatta üstüne mektubun yolculuğunu da ekler, bağlardı sahneleri. Zhao ise, sembolizm ile, gölge tiyatrosuyla anlatıyor bize bunu, bir yandan sade bir müzik eşlik ediyor, çok sonra aynı iki müzisyen ile en son tiyatro sahnesinde de karşımıza çıkacak bir müzik.

Benzerlik ve farklılık açısından son birkaç konuya daha değinmek istiyorum, sonra da toparlıyoruz yavaş yavaş.

Bunlardan ilki, filmin ve kitabın en önemli sahnesi olan Hamnet'in ölüm sahnesi. Burada harika bir görsellik söz konusu, çünkü kitapta Eliza, Hamnet'in ölüm süreci esnasında aklından şunları geçiriyor:

"Ölümü 'kayıp gitmek' veya 'huzurlu' olarak tanımlayanlar birinin öldüğünü hiç görmeyenlerdir. Ölüm acımasızdır, ölüm bir mücadeledir. Vücut, bir sarmaşığın duvara tutunduğu gibi yaşama tutunur ve kolay bırakmaz, bu tutuşu savaş vermeden koyvermez."

Bu bölüm Hamnet'in son anları ve elinin kasılmasına kadar olan sürecin özetidir aslında ve filme harika bir görüş ile aktarılmıştır.

Sahnenin sonunu, üçlü olarak, yani bu sefer kitap, senaryo ve film üçlüsü arasında karşılaştırdığımızda ise, Chloé Zhao'nun üstün başarısını bir defa daha görüyoruz. Zhao, The Hollywood Reporter'ın 2026'da yaptığı Yönetmenler Yuvarlak Masası röportajında**; oyuncuları ile prova yapmadığını, onları karakterlerinin düşüncelerine girmeye yönlendirdiğini ve karakterleri ile vücut bulmaları için rahat etmelerini sağladığından bahsediyor. Sınırların, kabın sınırlarının nerede olduğunu gösterdiğini, bu kap içerisinde nereye gidebileceklerini ve bu kap yeterince güçlü olursa suyun çok derinlere inebileceğini anlatılıyor ve bu kabın, sadece ve sadece tamamen somutlaştırılarak vücut bulması halinde, gerçekten güçlü ve güvenilir olduğuna değiniyor.

Bu sahnede de, Jessie Buckley ile birlikte bunu yaptığı çok açık ortada. Açıkçası, sahneyi izlediğimde bir anlığına nefesimin kesildiğini, soluk alışımın teklediğini hatırlıyorum ve filmden çıktıktan sonra "Eveet, diğer adaylara katıldıkları için teşekkür ederiz, ancak Jessie Buckley'e o üç-dört dakikalık sekans sonrası Oscar'ı veriyoruz" dedim, diğer filmleri daha izlememiş olmama rağmen.

Anne Agnes'ın son çabaları kitapta, senaryoda ve filmde hemen hemen birebir şekilde anlatılıyor. Ancak en sonu, Agnes'ın çığlığı, her üçünde de farklı. Kitapta ve senaryoda yok bile, çığlık kitapta sonradan, gece eve döndüğünde Baba'dan geliyor. Kitapta sahne şu şekilde sonlanıyor:

"Bir anda Hamnet titremeyi keser ve odaya derin bir sessizlik çöker. Vücudu bir anda hareketsiz kalır, bakışları sanki çok yukarısındaki bir şeye kilitlenmiştir. ... Son nefesini alır, verir.

Sonrası sessizlik, durgunluk. O kadar."

Senaryoda da bu anlatım birebir yer almakta. Ancak filmde Agnes'ın çığlığı bu sessizliği yırtıyor. Hatta korodan ibaret ilahi müzik bile susmuşken, Jessie Buckley, Agnes'in kalbine saplanan hançeri hepimizin kalbine saplıyor.

Tekrar etmek isterim, işte bu Zhao'nun başarısıdır.

Kitapta o çığlık, ilk başta Judith'in hayatta olduğuna sevinen, daha sonra etrafına bakıp, Hamnet'i göremeyip, taşın üzerindeki sureti fark ettiğinde, Baba'nın ağzından çıkıyor. Kitapta o sahne şöyle anlatılıyor:

"Koca'dan çıkan ses, boğazı tıkanmış ve boğulan, çok büyük bir yük altında kalan bir hayvanın çıkarmaya zorlandığı sese benziyor. Bu bir inanamamazlık, bir ıstırap gürültüsü. Agnes bu sesi asla unutmayacak. Yaşamının sonunda, kocası yıllar önce ölmüş olduğunda bile, bu sesin aynı tınısını ve yüksekliğini hatırlayabiliyor olacak."

İşte, senaryo, daha birçok yerde de yaptığı gibi, iki sahneyi birleştiriyor. Baba'nın veya Hamnet'in kaşı, Baba'nın Londraya giderken Hamnet'ten veya Agnes'ten geri geri uzaklaşması, bunlardan diğer birkaçı.

En son perdeye geldiğimizde ise, Hamlet oyununu yazarkenki Baba'nın, yas sürecini oyuna aktarışı kitapta çok net yer almıyor. Yas süreçleri farklı karakterlerin gözünden, özellikle ikizi Judith'in gözünden farklı farklı işleniyor kitapta, ancak Hamlet oyunu filmde bulduğu kadar yer bulmuyor. Aynı şekilde, filmde yaklaşık on sekiz dakika boyunca oyunu ve Baba ile Agnes'ın tepkilerini izliyoruz. Kitapta ise, sadece Agnes'in oyuna gittiğini ve Baba'nın Hamlet'i, Hamlet'in hayalet babasını neden oyuna kattığını, Hamnet'i bu şekilde yaşatmaya devam etmeye çalıştığını ve oğlunun kayıp ruhunu yıllar sonra nihayet bulduğunu okuyoruz sadece son altı sayfada.

Ve son olarak, müzikler, kesinlikle daha detaylı ve başka bir günün konusu ama, Hamnet'e özel bahsetmeden geçmemek gerekiyor. Filmin müziklerini Max Richter yapmış ve en son sahnede filme özel değil, daha önce bestelediği "On the Nature of Daylight" eserini duyuyoruz.

Ve işte, bir kez daha, ve son olarak, Zhao'nun görseli, Zhao ile O'Farrell'ın yazısı ile Richter'in işitseli bir araya geliyor. Filmin başından bu yana bize eşlik eden müzik, bu son sahnedeki tek ses olarak bizi siyah ekrana, jeneriğe doğru alıp götürüyor son bir replikle birlikte "Sonrası sessizlik," ve kitapta ise son cümle karşılıyor bizi "Beni hatırla," Hamnet'in son bir geriye bakışıyla eşlenik.

Koltuğunuzda hareketsiz kalıyor, kendinizi yazıları okurken, daha doğrusu okuyamazken, müziği dinlerken buluyorsunuz. Belki balkondan bir ağlama sesi geliyor, belki arka koltuğunuzdan bir hıçkırık, eğer sinemadaysanız. Ne yapacağınızı tam bilemeden öylece oturuyorsunuz. Yanınızdaysa sevdiğinize sarılıyorsunuz, değilse, sarılmak istiyorsunuz ilk fırsatta. Ancak bir süre sonra, derin bir nefes alıyor, gözlerinizi kapatıp yavaşça açıyorsunuz ve "Peki" diyorsunuz, "Peki ..." Hemen değil, ancak bir süre sonra gücünüzü toplayabiliyor ve yerinizden kalkıyorsunuz. Ve benzeri.

Ve işte, biz de böylelikle bir yazının daha sonuna geliyoruz. Sizi Vivaldi'nin mevsimlerini de harika bir şekilde yeniden yorumlayan Max Richter'in "On the Nature of Daylight"ı ile başbaşa bırakıyorum.

Bir dahaki yazıda görüşünceye değin, kendinize iyi bakın,

İyi seyirler, iyi okumalar ve bu sefer, iyi dinlemeler ayrıca.

Selim Cambazoğlu

Nisan 2026

Şair Nedim - Ankara


Max Richter – On the Nature of Daylight

* BBC2'nin Shakespeare Live! Hamlet'in İç Konuşması

** THR Yönetmenler Yuvarlak Masası - 2026


1. O'Farrell, M. (2020). Hamnet. Tinder Press.

2. O'Farrell, M. (2022). Hamnet. Domingo Yayıncılık, Çeviri: Kıvanç Güney.

3. Yorke, J. (2013). Into the Woods: How stories work and why we tell them. Penguin UK.

4. Field, S. (1979). Screenplay: The foundations of screenwriting (1st ed.). Dell Publishing Company.

5. Field, S. (2013). Senaryo: Senaryo yazımının temelleri. Alfa Basım Yayım Dağıtım. Çeviri: Şerif Erol.

6. Quiller-Couch, A. (1916). On the art of writing. Cambridge University Press.

7. King, S. (2000). On writing: A memoir of the craft. Scribner.

8. King, S. (2007). Yazma sanatı (P. Öcal, Çev.). Altın Kitaplar.

24 Mart 2026 Salı

Filmini İzlediklerim

Selamlar,

Blog'un isminin hakkını da vermeye çalışalım biraz. 

Yazının başlığından da anlaşılacağı üzere, filmini izlediğim kitaplardan veya kitabını okuduğum filmlerden bahsedeceğim. Ne farkı var bu iki cümleciğin derseniz, hangisini önce yaptığım önem teşkil ediyor olabilir de ondan. Önce filmini mi izledim, önce kitabını mı okudum veya dinledim. Diziler buna dahil değil. Diğer bir deyişle, Taht Oyunları sayılmıyor örneğin, ki hem ilk kitabı dinlemiş, hem diziyi izlemiş olmama karşın. Ama bir not, Roy Dotrice (1923 - 2017) halihazırda yayınlanmış olan kitapların beşini de okuyan seslendirme sanatçısıdır ve dizide de çok kısa bir rolü vardır; kuşatma öncesi Tyrion Lanister'a 'wildfire' cephaneliğini gösteren yaşlı adam rolündedir.

Tam emin olmamakla birlikte, muhtemelen hem kitabını okuyup hem filmini izlediğim ilk eser J.R.R. (John Ronald Reuel) Tolkien'in Yüzüklerin Efendisi - Yüzük Kardeşliği (Film, 2001; Kitap: The Lord of the Rings-The Fellowship of the Ring, 1954) olsa gerek. Hem filmini izleyip hem kitabını okuduğum ve halen hatırladığım ise, muhtemelen Stephen King'in Yeşil Yol'udur; nispeten büyük kısmını unuttuğum için Jurassic Park ne yazık ki sayılmıyor, Michael Crichton'dan özür dilerim.

Geriye dönüp bakınca, ergenlik yıllarının getirdiği ukalalık, doyumsuzluk ile beğenme ve tatmin engelliliğinin getirdiği bir yetenek ile, Yüzük Kardeşliği filmini her ne kadar beğenmiş olsak da, orasını burasını iğnelemiştik; yok "Arwen'in orada ne işi var, Liv Tyler'ı oynattılar diye rolünü arttırmışlar", yok "O büyüyü Elrond yaptıydı" yok, "Aragorn aksiyon yapacak diye kasmışlar". Sonra İki Kule (2002) gelmişti, onda da, yine bulmuştuk bir şeyler söylenecek. Üçüncü film, Kralın Dönüşü'nü (2003) sinemada izlememiştim, yıllar sonra bilgisayarda izledim. Ne kadar bilgisiz, şuursuz, doyumsuz, kendini çok bilir sanırmışız, geriye dönüp bakınca farkına varıyor insan.

1. J.R.R. Tolkien'in Yüzüklerin Efendisi ve Hobbit kitapları.

Şimdilerde çok daha farklı yaklaşıyorum bu meseleye. Birinci husus; film, kitabın veya çizgi romanın veya kısa hikayenin bir kopyası değil. Nasıl biyografik filmler normalde olan olayları iki, üç saate sığdırabilmek için birçok değişiklik yapıyor ve dramatizasyonu, akışı öne çıkarıyorlarsa, işte uyarlamalar da böyle. Unutmamak lazım, filmler ne belgesel ne de kitapları birebir senaryo olarak alıp görsele aktaran unsurlar. Bu konunun, biyografi konusunda, yakın zamandaki en iyi örneklerinden biri Bohemian Rhapsody (2018) filminin, Queen grubunun özellikle Live Aid konserini filmin üçüncü sahnesi, yani çözümlemesi olarak alıp diğer olayları, yılları, yaşananları bunun öncesine bağdaşık olarak yerleştirmesi ve azami dramatik etki için Freddie Mercury'nin AIDS olduğu haberini alışını bile iki yıl kadar geriye çekerek bu konserin hemen öncesine yerleştirmiş olmasıdır. Hatta bu konu ile ilgili 2022 yılında Pamukkale Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi'nde yayınlanmış bir makale bile mevcut (muş; bu yazıyı yazarken buldum) (Gündel, 2022*) ve birçok İngilizce makale de mevcut. Ama konumuz bu değil, bu başka bir günün konusu. 

Kitaplardan veya kısa hikayelerden uyarlamalara gelince, bu mevzu da çokça tartışılan bir konu. Bunun en iyi örnekleri Stephen King ve onun eserlerinin film uyarlamalarıdır ve en iyi örneklerinden biri The Shining (Film, 1980; Kitap, 1977) filmidir. Usta yönetmen Stanley Kubrick'in çektiği ve başrollerinde Jack Nicholson ile Shelley Duvall'in oynadığı film, özellikle atmosferi ve izolasyon hissiyatı ile günümüzde önemli bir film olarak kabul edilse de 1981 yılında Altın Ahududu (Razzies) ödüllerinde En Kötü Yönetmen dalında aday gösterilmiştir ve Stephen King de film hakkında 'nefret ettiğini hatırladığı tek film uyarlaması' olduğunu söyler ve hayal kırılığı olarak niteler. 

King'in kitap veya kısa hikayelerinden elli kadar film çıkmış**. Diğer bir hayal kırılığı da Kara Kule'dir. Stephen King'in yedi (artı bir, sekiz) kitaptan oluşan ve diğer birçok kitabı ile bağlantısı olan serisini Sony 2017 yılında filme uyarlamaya çalıştı. Her ne kadar Idris Elba kitapların ana karakteri Roland Deschain için çok uygun bir seçim olsa da (kitaplardaki tasvir ile hiç alakası olmamasına karşın Roland'ın ağırlığını taşıyabilecek bir oyuncu olduğu için), film birinci kitap ve yedinci kitaptan ana konuyu alıp, diğer kısımları özgürce doldurmayı tercih ederek büyük bir hayal kırıklığına dönüşmüştür. Kısıtlı süresi dolayısıyla ne karakterlere derinlik katabilmiş, ne Roland'ın dünyası ile bizim dünyamız arasındaki bağı, benzerlikleri, farklılıkları yansıtabilmiştir. Dolayısıyla, filme uyarlanırken seçilen kaynağın derinliğini, kapsamını ve hatta neredeyse anlamını yani 'yolculuğun önemi'ni yitirmesine sebep olmuştur. King'in kendi deyişi ile hata ederek 'yolculuğu değil, varılacak yeri' önemser film ve varamaz da istediği yere. Gişede isteneni bulamaz ve devamı gelmez serinin.

Bu, bazı hikayelerin filme uyarlamak için uygun olmadığının bir göstergesidir aslında. Nasıl şimdiye kadar beş kitap olan George R. R. Martin'in Taht Oyunları'nı (Buz ve Ateşin Şarkısı Serisi) bir veya birkaç film ile anlatmak mümkün olamayacak, karakterleri, bizimki dışındaki dünyasını, içinde yer alan unsurları (ister doğa üstü olsun, ister politik, ister askeri) birkaç iki saatlik filme sığdırmak mümkün olamayacaksa, bu King'in Kara Kule'si için de mümkün olamamıştır 2017 tarihli filmde. Hatta halihazırda bir dizi uyarlaması girişimi söz konusu, söylentilere bakılacak olunursa Netflix'te yayınlanmış olan başarılı 'The Haunting of the Hill House' (2018) dizisinin yaratıcısı ve yönetmeni Mike Flanagan telif haklarını almış ve çok sezonlu bir dizi hazırlığı içerisinde. Olur olmaz, ne zaman olur, bilinmez, ama doğru yol budur gibi görünüyor. Yoksa, kısa tutulmaya çalışılınırsa bir şeyler eksik kalır, kaynak kitabın hissiyatı kaybolur.

Her ne kadar ergen ben ukalaca yaklaşmış olsa da, uyarlamanın planlamasının önemini ortaya koyan Yüzüklerin Efendisi üçlemesi ve nispeten kötü bir örnek olarak Hobbit film üçlemesini ele alalım. Yüzüklerin Efendisi üçlemesi neredeyse imkansızı başararak kusursuza yakın üçleme olarak anılabilir. Yapım tasarım, döneminde çığır açan görsel efektler, kostümler, metal işçilikleri, minyatürler ve üçlemenin son filminin Oscar ödüllerinde 11'de 11 yapması aslında her şeyi anlatıyor. Hikaye karakterlerin münferit özelliklerini ortaya koyar, bizim her bir ana karakteri önemsememizi sağlar ve Frodo'nun yolculuğunda ona eşlik ettiğimizi, yükünün ağırlaştığını hissettirir bize. Yüzüklerin Efendisi her biri 450-500 sayfalık üç kitaptan üç filme uyarlanmış, yapım tasarım ve hazırlığı filmin çekimlerinden iki yıl önce, 1997 yılında başlamıştır. Hobbit film üçlemesi ise yaklaşık 350 sayfalık tek bir kitaptan önce iki film olarak tasarlanmış, daha sonra üç filme uyarlanmıştır. 

2. J.R.R. Tolkien'in Yüzüklerin Efendisi kitabı.

Hobbit (Filmler, 2012-2014; Kitap, 1937) örneğine bakıldığında ise, üç ayrı filmin mevcudiyetini haklı kılmak için yeni karakterler eklenir (Evangeline Lily, Tauriel), aslında kitapta olmayan diğer kitaplardan karakterleri dahil ederler (Orlando Bloom, Legolas), kitapta sadece bir cümlede geçmişe dair adı geçen Azog karakterini (Manu Bennett) neredeyse ana kötü karakter yaparlar ve Yüzüklerin Efendisi'ne fazla fazla bağlantı kurmak için Elrond, Galadriel ve Saruman'ı dahil ederler. Bunların bir kısmına katılırsınız, katılmazsınız; işte uyarlama böyle bir şeydir. Bazen yerinde, kıvamında eklemeler-çıkarmalar, değişiklikler, bazen de ziyadesiyle özgürce kaynak metni veya eseri değiştirerek bazen hikayeyi hikaye yapan ana unsurlardan uzaklaşır. Bu bazen işe yarar, bazen yaramaz. Bazen de "Acaba kitaba daha sadık olsaydı nasıl olurdu?" sorusunu getirir insanın aklına. Şanslıysak bunun yanıtını alırız bazen, tekrar uyarlandığında.

Yine Stephen King'den örnek verecek olursak, benzer şekilde, Yeşil Yol (Film, 1999; Kitap: The Green Mile, 1996), hem filmini izlediğim hem kitabını okuduğum eserlerden. Kitaptan uyarlamaların başarılı örneklerindendir bence. Daha önce yine King'in Esaretin Bedeli (Film, 1994; Kısa Hikaye: Rita Hayworth and Shawshank Redemption, 1982) kısa hikayesini ve daha sonra da Sis (Film, 2007, Kitap: The Mist, 1980) romanını filme uyarlayan Frank Darabont yönetmiş ve senaryosunu yazmıştır Yeşil Yol'un. Hatırladığım kadarıyla, kitabın son bölümlerinde ana karakter Paul Edgecomb'un yaşlılığındaki bazı olayları uzun uzun anlatılır, ancak film bu kısımlara hiç değinmez. Her ne kadar kitabını okumamış olsam da Sis (The Mist) filminin sonunun romandan farklı oluşunu King kendisi bile takdir eder.

3. Stephen King'in Yeşil Yol kitabı.

Bunun dışında, Jurassic Park'ı (Film, 1993; Kitap, 1990) önce izlediğimi, sonra da okuduğumu hatırlıyorum, yukarıda da değindiğim üzere. Farklılıklar vardı tabii ki, ama film olarak görsel şölen misyonunu hem devrin görsel efektlerindeki zıplamayı büyük ekrana taşıyışı, hem de Steven Speilberg'in usta görüşü ile tam anlamıyla yerine getiriyordu. Aynı büyüyü, benim hatırımda, ne kitabı olan ikinci ve ne de daha sonraki filmlerde yakalayamayan bir film serisidir. 

Yakın geçmişimden iki örnek ise, Kazuo Ishiguro'nun Günden Kalanlar (Film, 1993; Kitap: The Remains of the Day, 1989) ve Beni Asla Bırakma'sıdır (Film, 2010; Kitap: Never Let Me Go, 2005). Beni Asla Bırakma, bir gün sonra kitabın konuşulacağı toplanma öncesi son gece ödev yetiştirircesine, sınava çalışırcasına apar topar bulup izlediğim bir filmdi, ama bu başka bir günün hikayesi.

Beni Asla Bırakma'nın yönetmeni Mark Romanek'in filmografisine bakıldığında, genelde müzik videoları yönettiğini göreceksiniz, bunların arasında şarkının hissini inanılmaz yansıtan Johnny Cash'in Hurt şarkısının klibi de olduğunu görürüz ve filmin senaryosunu Alex Garland yazmıştır (Ex Machina, 28 Days Later, Sunshine). Görsel olarak müthiş akılda kalan bir film olmamakla birlikte, romanın hissiyatını çok iyi yansıtır. Sizi ana karakterlere bağlar ve nihai sonlarındaki çelişkili hissiyatınıza zemin hazırlar. Kitapta da öyledir, filmde de. Senaryo buna izin verir.

Günden Kalanlar'da ise ana karakter Bay Stevens rolünde Anthony Hopkins'in olması ve yanında da Bayan Kenton rolünde Emma Thompson'ın yer alması, tam bir oyuncu seçimi harikasıdır. Kitap boyunca Stevens'ın düşünceleri, özellikle Lord Darlington hakkında hep iyi düşünüşü, hep görevini yerine getirmeye odaklanışı, hayatının o evden, malikaneden ibaret oluşunu muhteşem yansıdır Hopkins. Bu örnekte hem senaryonun seçimlerindeki başarısı, kitabın bir filme uyarlanmaya nispeten uygunluğu, hem de ve daha önemlisi, oyuncu seçiminin önemi ortaya çıkar.

4. Kazuo Ishiguro'nun Günden Kalanlar ve Beni Asla Bırakma kitapları.

Daha önce de bahsettiğim, sesli kitap serüvenimin başlarında dinlediğim Andy Weir'in yazdığı Marslı (Film, 2015; Kitap: The Martian, 2011) kitabının usta yönetmen Ridley Scott tarafından film uyarlaması da en iyi uyarlama örneklerinden biridir. Bize yine oyuncu seçiminin önemini gösterir, ana karakter Mark Watney rolünde Matt Damon'u izletirken. Watney karakterinin olaylara olumlu bakış açısı, sürekli olarak çözüm üretmeye yönelik karakteri hem Damon'ın oyunculuğu ile öne çıkar hem de ve daha önemlisi senaryo ile ortaya konur. Kitaptan uyarlanırken bir film olacağı gerçeği ile yüzleşilip çıkarılan kısımlar hikayenin akışını etkilemez (kitapta Watney'nin başına daha fazla olumsuzluk gelir yolculuğu esnasında). Hatta kitapta Venkat Kapoor olan Mars Görevleri Direktörü, filmde Chiwetel Ejiofor tarafından canlandırılır ve isim Vincent Kapoor olarak değiştirilir. Yerinde oyuncu seçiminin değişikliği haklı kıldığı durumlardan birine örnektir bu. Marslı ile ilgili belki ileride daha detaylı birşeyler yazarım, şimdilik bu kadar yeter.

Uzun lafın kısası, uyarlamanın zorluğu açıktır, kaynağın ne olduğu, uyarlanacak ortamın ne olduğu, nasıl senaryolaştırıldığı, oyuncu seçimi, herkesi memnun etmenin mümkün olmayışı. Ancak her ne kadar uyarlama konusu ve uyarlamanın sevip sevilmemesi biraz öznel olsa da, kıymeti sonradan anlaşılır olsa da, ılımlı seyirci bile izlerken "yok artık, bu kadar da olmaz" diyorsa, o zaman bir terslik var demektir. Bu bazen dahil edilmeyen bir karakter, bazen hikayenin veya karakterin neredeyse filmin başından beri kurulmuş doğasına aykırı bir değişiklik, bazen de yarım kalan, aslında kitapta bağlaması olan ama filmde askıda kalan hikaye örgüleridir, filmin süresinin çok uzun olmasını engellemek için veya maliyet nedeni ile ya da ikisinden birden kurgu odasından çıkamayan sahnelerdir bunlar.

Son olarak, çok yeni izlediğim Hamnet'in kitabını merak ediyorum. Özellikle de, senaryoyu kitabın yazarı Maggie O'Farrell ve filmin yönetmeni, Nomadland ile en iyi yönetmen Oscar'ını kazanan Chloé Zhao'nun birlikte yazmış olması beni ayrıca heyecanlandırıyor. Neden mi? Çünkü uyarlama kontrolünün uyarlanan eserin sahibine ait olması, bu sürece bambaşka bir fark katmış olabilir. Ama bu başka bir günün konusu, ben kitabı okuduktan sonraki bir günün, söz.

Herkese iyi seyirler, iyi okumalar,

Selim Cambazoğlu

Mart 2026

Şair Nedim - Ankara



* Gündel, N. (2023). İKİ KÜLTÜR ve İKİ EFSANE MÜZİSYEN: TÜR KURAMI ÇERÇEVESİNDE MÜSLÜM (2018) ve BOHEMIAN RHAPSODY (2018) ile BİYOGRAFİK FİLM ANALİZİ. Pamukkale Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi, (56), 227-246.

**List of adaptations of works by Stephen King - Wikipedia

Kitaplığınızı En Son Ne Zaman Düzenlediniz?

Selamlar, İlginç bir soru ile başlayalım. Kitaplığınızı en son ne zaman düzenlediniz? Bir kısmınız diyecek ki "hiçbir zaman, öyle üst ü...